25 Ağustos 2012 Cumartesi

Dünyasızlık

Karanlık...

Hiçlik...

Boşluk...

Bir an sonrası...

Büyük bir aydınlık...

Billur renginde dağılan şeyler...

Her şey...

Her şeyin içinde bir şey en değerlisi...

Ama içindekilere bu değeri hissedip-hissedememe sınavı var...

Cevap: O kadar şey içinde bütün iltifat ve bütün teveccüh ona ise değerlidir...

Yanlış...

Aslında değersiz... Hem de çok...

Çünkü adı DÜNYA...

***                             ****                           ***

Dünya, arapça bir kelimedir. "Denaaa" kökünden gelir ve "Denaaa" fiilinin Türkçe karşılığı "Alçak oldu" demektir... Dünya ise "İsm-i Tafdil" sırasında gelir. Arapça ismin çekimi ise şöyledir...

"Ednaa, ednayaaani, ednuuune, dünyaa"

İsm-i Tafdil "fazla olmayı, abartmayı" ifade eder. Yani Dünya "çok fazla alçak, aşırı alçak" demektir.

Yani Yaratan ona bu ismi layık görmüştür. Kur'an-ı Kerim'de de hep bu şekilde geçer.

Peki bunun sebebi nedir? Hz.Allah neden "varlıkların en şereflisi" olarak tanımladığı "İnsan" kavramını "dünya" diyerek aşağıladığı bir yere göndermiştir?

İşte burda muazzam bir mesaj vardır: Yani Yaratan bize;

"Ey kulum, ben seni aşağılık, pislik ve her türlü kötülüğün olduğu bir yere gönderiyorum, bakalım o kadar kötülüğün arasında beni bulup, bana ulaşabilecek misin? Gözünü dünya nimetlerinden çekip perdenin arkasındaki "Ben"i görebilecek misin?"

İşte insanın varlıkların en şereflisi olma nedeni de burda yatmaktadır. Gözünü kamaştıran ve insanı Allah'tan uzaklaştıran yığınla şeyin olduğu bir yerde Allah'ı bulan ve ona ulaşan bir varlık tabi ki şerefli ve kıymetli olmalıdır. Bir güzelliğin değeri güzel olmayan kavramların arasında ortaya çıkar. Güzel, güzellerin arasında değil, çirkinlerin arasında güzeldir aslında.

Bu anlatılanlardan "Dünya'nın sadece bir imtihan yeri olduğu ve buraya sadece kötülüklerin arasında güzelliği bulup bulamayacağımızı göstermek için gönderildiğimiz, onun haricindeki amaçların hepsinin DÜNYA'ya; alçaklığa ve boşluğa hizmet olduğu" konulu bir yazıya geçiş yapılabilir ama ben DÜNYA'dan devam ediyorum.

****                    ********           ****

Hz.Allah;

"Eğer dünyaya zerre kadar değer verseydim, bana inanmayanlara bir damla su vermezdim"

buyuruyor.

Yani bugün dünyanın en varlıklı insanlarının hep müslüman olmayan kişilerden oluşması Hz.Allah'ın dünyaya değer vermediğinin en güzel göstergesidir.

Peki bu nasıl oluyor? Allah neden kendisine inanmayanlara en güzel imkanları tam teşekküllü sağlıyor? Neden hep açlıkla müslüman ülkeler boğuşuyor? Neden Müslüman olmayan toplumlar en refah hayatları yaşıyor?

İşin sırrı besmelede geçen Hz. Allah'ın "Rahman" ve "Rahim" isminde gizli...

"Rahman" kelimesi tefsir adamları tarafından şöyle tefsir edilmiş:

"Dünyada, inananlara ve inanmayanlara ihsan ve ikram eden Allah....."

"Rahim" ise

"Ahirette ise sadece inananlara ihsan ve ikram eden Allah..."

diye tefsir edilmiş... Yani dünyada herkese, ahirette sadece müslümanlara...

Hz.Allah'ın dünyada müslüman olmayanlara daha geniş imkanlar sağlamasının başka bir nedeni daha var...

"HESAP" 

Kıyamet gününde Allah zengin olup da kendisine ulaşamayanlara

"Ey kulum! Sana aklının alamayacağı kadar çok nimet verdiğim halde neden beni göremedin? Bana neden iman etmedin? Neden benim istediğim gibi bir insan olmadın? Bak, sırf sen iman et diye ben sana bütün imkanları sağladım. Bana iman edip, paranı benim yolumda harca diye sana her türlü desteği verdim? Neden ey kulum? Bunları sana "BEN" verdiğim halde neden sen kendin kazandığını düşündün? Sen kimsin ki? Sen nesin? Seni ben yaratmadım mı? Sana bunları ben vermedim mi? Sen gerçek sahibine bu kadar mı sahip çıkıyorsun? Senin sadakatin bu mu? Ruhlarınızı yaratıp karşıma dizdiğimde ve size "Ben sizin rabbiniz değil miyim?" diye sorduğumda "Evet rabbimizsin" diyen sen değil miydin? Neden sözünde durmadın? İki kaşının arasına yerleştirdiğim ve seni benim yolumdan çeviren nefsine neden uydun? Onu da ben yarattım... Her şey "BEN" iken, sen nasıl olur da beni göremezsin?"

diyerek hesap soracak...

Zaten dünyanın değersiz olduğunu Peygamberimiz vasıtasıyla tekrar anlatmıştır insanoğluna...

"Ey sevgili rasülüm! Sen iste şu koca UHUD dağını ALTIN yapayım ve senin hizmetine sunayım" dediğinde Peygamber Efendimiz istememiştir.

 "Hesabını veremem ya rabbi"

Hz.Allah biliyordu tabi ki kabul etmeyeceğini... Ama kullarına "Bakın bu muazzam imkanı peygamberim kabul etmedi, o dünyaya değer vermiyor, kendinize gelin" mesajını vermek için bu diyalog yaşanmıştır emin olun.

Bu anlattıklarım sadece müslüman olmayanlar için de geçerli değildir... Müslüman olanlar için de alimler varlık durumlarına göre bir tarife çıkarmışlardır...


1-) Bir insan müslüman olmadığı halde çok zenginse, işler ters gidiyor demektir. Yukarıdaki gibi hesabı çok ağır olacaktır.

2-) Bir insan Müslüman olduğu halde çok zenginse durumuna bakılır:

      a-) Dinini yaşamada çok hassas ve paraya önem vermiyorsa bu Hz.Allah'ın ona ödülüdür.

Çünkü Hz.Allah dünyaya

"Ey dünya! Bana hizmet edip seni önemsemeyene sen her şeyinle sen hizmet et" diye seslenmiştir

Yine, sadece abdest alırken extra olan "el parmaklarının arasını hilalleme" olayını es geçtiği için 40 senelik namazını kaza eden İmam-ı Azam, sırf bunun gibi hassasiyetler yüzünden yaşadığı dönemde dünyanın en zengin insanıydı. Canlı örnek...


      b-) Dinini yaşamada gevşek ve gereklerini yerine getirmiyorsa Hz. Allah yine müslüman olmayanlara          sorduğu gibi hesabını ağır soracaktır.

3-) Bir insan müslüman olmadığı halde çok fakirse Hz.Allah cezasını dünyadayken yavaş yavaş çektiriyor demektir.

4-) Bir insan müslüman olduğu halde çok fakirse durumuna bakılır:

      a-) Dinini yaşamada çok hassas ve bütün gereklerin istisnasız yerine getiriyorsa Hz.Allah onu imtihan ediyor demektir.Allah'ın sevgili kuludur o. Eğer sabredip isyan etmezse mükafatı çok büyük olacaktır.
      b-) Dinini yaşamada gevşek ve gereklerini yerine getirmiyorsa Hz.Allah bu gevşekliğinin bedelini dünyada ödetiyor demektir.

*****                               *******                              *******

Bir gün Peygamber Efendimiz, namazını otururarak kılıyordu. Ebu Hureyre onu gördü ve sordu:

"Ya Rasulullah neden namazını otururak kılıyorsun, hasta mısın?"

Verilen cevap cihanı ürpertecek cinstendir...

"Yok Ya Ebu Hureyre! Hasta değilim. Günlerdir yiyecek bir şey bulamıyorum. O yüzden ayaklarımda derman kalmadı ben de oturarak kılıyorum.Açlık takatimi kesti."

deyince Ebu Hureyre ağlamaya başlar. 

Allah Rasülü, durumunu unutur ve teselli verir...

"Ağlama ya Ebu Hureyre! Burada çekilen açlık insanı ahiret azabından kurtarır"

Yine cennete en son müslümanlardan zengin olanların gireceği gerçeği de dünyanın değersizliğini bir kat daha vurguluyor.

******                          **********                           ********

Tüm bu anlatılanlar bir anda aklımdan geçti bugün...

Kendimi çok mu kaptırıyorum acaba?

Sürekli aklımda...

"İbadetlerimi tam manasıyla yerine getiremedikten sonra o kadar çırpınmanın, yoğunluğun ve kariyer başarısının ne önemi var?"

Hiç...

Ben öldüğümde Allah bana "Neden 500 TL maaş aldığın bir yerde çalıştın da 1000 TL verilen yerde çalışmadın?" ya da "Neden mühendis olmadın da öğretmen oldun?" ya da "Neden dosyalarını takip etmedin?" diye sormayacak... Ha tabi ki işimi düzgün yapmadığım için hesap verebilirim. Ama bunlar yanyollardır. Eğer bir insan anayolu bırakıp yanyollara saparsa, gerçek amacını unutup sahte hayaller peşinde koşarsa gitmek istediği yerden uzaklaşır. O yüzden Allah bana,

"Ey kulum! O kadar işin içinde neden beni göremedin? Namazını neden kılmadın? Dinime, dinine neden hassasiyet göstermedin? Ben seni dünyaya öğretmenlik yap diye değil bana ibadet et diye gönderdim? Öğretmenlik, ibadetlerini rahat yapabilmen için sana maddi destek sağlasın diyeydi... Amaç değil araçtı."

diye hesap soracak. O yüzden kendimi kötü hissediyorum...

Elimdeki işler bir anda anlamsızlaşıyor. Her şeyden soğuyorum. Ellerim işe gitmiyor. Çünkü ayaklarım namaza geç gidiyor. Gevşek gidiyor. Donup kalıyorum.

Çünkü iki kaşın arasında olan o nefse söz geçiremiyoruz. Her şey zincirin bir halkası aslında. Nefse söz geçirmeye başlanıldığında domino taşları gibi her şey birbirini deviriyor, halkalar mutlulukla düğümleniyor.

Ama söz geçiremeyince işte mantıksal zincirler kurarak kendimi haklı çıkarmaya başlıyor insan.

"İşlerim çok yoğun"

"Çevrem kötü"

"Vaktim yok"

"Abdest alacak yer yok"

"Ortam müsait değil"

ve en çok güldüğüm :)

"Benim kalbim temiz ve çalışmak da bir ibadet" :) Fit oluyorum bunları söyleyene :)

x+y=z 

:)

Dini olayların hepsi süper mantık silsilesine bağlı olsaydı o zaman din herkesin aklına yatardı. E herkesin aklına yatsaydı herkes müslüman olurdu. E herkes müslüman olsaydı yaşamanın ne anlamı kalırdı? O zaman işin imtihan tarafı nerde kalırdı? Cennet cehenneme ne gerek kalırdı? Bomboş bir şey olurdu yaşamak? Amaçsız ve her şeyin aleni olduğu bir dünya... Gizliyi bulmak için çabaların gösterilmediği tembel dünya...

Öğle namazını 10 rekat kılıp "Neden öğle namazı 7 rekat değil de 10 rekat?" sorusunun cevabını veremediği halde dinde çelişki ve mantıksızlık aramalarına girişmek ne kadar komik?

Daha aklını kullanarak neden yaratıldığını ve amacının ne olduğunu çözemeyen zavallı beyinlerin dini konularda ahkam kesmesi ne kadar aptalca?

Hz.Allah gibi görünmeyen bir varlığa inanarak zaten mantıksızlığın dibine vuran insanoğlunun onun gönderdiği dinde denklemler kurarak bir şeylere ulaşmaya çalışması ve mantık araması ne kadar saçma?

Hz. Ömer "Dinde mantık olsaydı, mestlerin üstünü değil altını meshederdik" der...

Bunlar hep August Comte yüzünden :)

Bilim esasen pozitivizme dayanır. Pozitivizm "Göremediğin ve somut delillerle kanıtlayamadığın hiçbir şey doğru değildir" anlayışına dayanır. E Allah'ın varlığı somut delillerle kanıtlanamadığı ve görülemediği için bilime aykırıdır.

İnsanlardaki dinde mantık arama arayışının kaynağında ta o zamandan beri büyüyerek gelişen bilimsel anlayış yatıyor. Aman sakın! Bilim, adam gibi kullanıldığında dine hizmet bile eder. Yanlış anlamayın... Sadece sahası bellidir. Fazla açılmasın yeter :)

*****                                ***********                         ********

Öyle işte...

Bu aralar dertliyim...

Geçer inşallah...






5 Ağustos 2012 Pazar

Oysa "Sevin" dedi Tanrı...


Sevmenin pek az çeşidi vardır gönül raflarında...Birini ya da bir şeyi seversiniz ya da çok seversiniz.  Ama iş sevememeye gelince sonsuz seçenek vardır önünüzde... İster sinir olursunuz, ister gıcık olursunuz, iğrenirsiniz, tiksinirsiniz hatta sık sık nefret bile edersiniz.

Ne yazık...

Ne yazık ki insan sevmemeye harcıyor mesaisini... Oysa sevin dedi tanrı... Adı sevgili olanlar bile karşılık istiyor kalbinin atış hızına... “Ben seni seviyorum ama dur bakalım sen de beni, benim seni sevdiğim kadar sevebiliyor musun?” Oysa sevin dedi tanrı... Önce sizi sevmeyenlerden başlayın işe.. Karşılıksız sevin sizi seveni de sevmeyeni de...
Y.E

28 Temmuz 2012 Cumartesi

5'e 10 :)

Amerikan dizilerinde genelde hep bir uyuşturucu bağımlısı bulunur ve genelde de madde bağımlılığından kurtulmak için "Grupla terapi" seanslarına giderler. Karakterimiz özellikle bu seansın tam ortasına dalar. Sandalyelere oturmuş ve bir halka yapmış insanlar entel dantel oturmakta iken kahramanımız gelir ve boş bir sandalyeye (mutlaka bir boş sandalye vardır) oturur. Psikolog ellerini R.Ç :) gibi yaparak

- Hoşgeldin Emma...

- Hoşbulduk...

Emma yüreğinde ne kadar entrika varsa hepsini sesine döker ve konuşur...

- Evet, ben bir bağımlıyım...

:)

Böylece sorunu çözmenin ilk adımı olan "sorunu kabul etme" ve kendini şeffaf hissetme partlarını yaşar. Daha sonra müzik eşliğinde hızlıca geçen psikoterapi sahnelerinden sonra Emma'yı sabah serinliğinde koşu yaparken görürüz... Sağlığına kavuşmuştur... Fikstir bu sahne...

Benimki de fiks... Valla... İnanmazsan oku aşağıyya doğru...

Evet.... Ben bir 5'e 10'um :)

Odunum lan işte bildiğin...

Valla bak... Sıralayım isterseniz...

- Kendime bakmam... Pisim... 2 ayda bir yıkanırım (oha)

- Nerde ne konuşacağımı bilmem... Aklıma ne gelirse söylerim mal gibi...

-  Saçma sapan espriler yapmaya çalışırım ama çok zeki olduğum için insanlar bana yetişemezden ziyade insanlar benden daha zeki oldukları için anlamazlar ve genelde gülmezler.

- Çalıştığım yerdeki bayan arkadaşlara "LAN" derim... Beni ismimle çağırdıklarına "HA?" diye değişik bi ses efekti çıkarırım.

- Biri bir şey anlattıktan sonra "Hımm, anladım" değil de "Haaaaaaaaa" efektini tercih ederim...

- Çiçekten anlamam... Burnum koku almadığı için daha da kalas gözükürüm...

- Saf olduğum halde insanlara kendimi aslında çakalmış gibi gösteririm. O da ayrı bi saflıktır... Hasta ruhluyum evet...

- Öğrencilerime bağırırm şu an adını zikredemeyeceğim bazı canlılıar gibi...

- Derste sürekli kızarım, herkes beni dinlesin isterim.

- Hiç komik olmayan bir espriye saatlerce gülebilirim, çok kaliteli bir espriye bazen dönüp bakmam bile..

- Devamlı bağırarak konuşurum... Kendimi bi halt zannederim ama bi halt değilimdir...

- Kafamda bir şeyler tasarlıyorsam yanımda bana bir şeyler anlatmaya çalışan kişinin hiç şansı yoktur. Bırak dinlemeyi duymam bile...

- Canım istemediği zaman telefonları açmam... Sürekli arayan gereksiz arkadaşlardan nefret ederim.. Bir-iki tane dostum vardır. Gerisini işim düşmedi mi aramam... Onlar ararsa da açmam... Sürekli "Ya hacı bi ara buluşalım ya çay içelim" diyen adamlara ekstra bir gıcık kaparım... Ulan benim 700 tane tanıdığım var. İlkokul arkadaşları, liseden sınıf arkadaşları, liseden yurt arkadaşları, üniversite arkadaşları, üniversiteden yurt arkadaşları, tkml arkadaşları, asker arkadaşlar, hoca arkadaşlar... Ben hanginizle ne çayı içiyim lan?

- Tanımadığım insanlarla muhabbet etmeyi sevmem. Samimiyet kurmadan konuşamam. Çekinirim, utanırım, sıkılırm...

- Yemeğin tadına bakmadan tuz atarım. Önyargıda tavan yaptım bu sayede... Biri yanımda "Şöyle şöyle yapalım ya süper olur" derse hemen yapıştırırm: "Olmaz o iş" :)

- Hiç hazırcevap değilimdir, Yiğit Özgür'ün BEN OLSAM adlı karikatür dizisindeki adam gibiyim.

- Olur olmadık yerlerde, mesela müdür beyin yanında, sinirlenip kırmızı pilot kalemi duvara vurup, odayı vampirler basmış gibi gösterebilirm... Sonra o duvarları temizlemek zorunda kalan abladan helallik isterim yüzsüzce...

- Bazen kızıp duvara yumruk atarım. Sonra bir hafta elimin acısını çekerim...

- İnsanlara çok kızarım bazen... Ama sonra kıyamam, dingil gibi affederim. Bir daha yapsın yine kızarım, yine affederim, yine kızar yine affederim... Öyle de safım işte...

- Etrafımda benden daha yetenekli biri olsun istemem. Varsa kıskanırım. Ama imrenerek tabi. Bak bu huyumu severim... Bunu niye buraya yazdım ki ben? Amaaan, boşver... Kim silecek şimdi onu? Uğraşamam...

- Çok pis kıskancımdır. Sevdiğim biri hakkında birisi kalbinden ters fikirler geçirsin anında anlarım. Gözleri anlatır bana her şeyi...Tiksinirim o adamdan... Sonra sevdiğim kişiye söylerim bunu, o da bana "kötü niyetlisin" der, sonra gerçek meydana çıkar, ben de gerine gerine "peh, ben demiştim" der kendimi bi bok zannederim. Halbuki söyleme de anlamı olsun di mi? Hiç işte...

- Sabahattin Ali'nin dediği gibi aynı "Ben sevdiğim zaman köpek gibi severim"... Öyle de kötü bir huyum var işte... İnsanlar genelde bunu sevmeme mantığı üzerine oluştururlar. Yani, "Sevmiyorsam bitmiştir" der. Ama ben "Seviyorsam bitmiştir" derim ve dünyayı bir kenara o sevdiğim kişiyi diğer tarafa koyarım, gerekirse boynumu bıçağın altına uzatır kan dökerim. Sado-mazoyum lan ben bildiğin... Iyk...
- İnsanlar konuşurken eğer bazı kelimeleri bilinçli olarak, karşıdakini belli bir yere yöneltmek amacıyla ya da mesaj vermek amacıyla seçerek kullanıyor ve bunu konuşmasının içine ustalıkla gizliyor ya da gizlediğini zannediyorsa ben o kelimeleri ustalıkla anlarım ya da anladığımı zannederim. Çünkü genelde yanlış anlarım :)

- Ota b.ka alınırım... Üzülürüm, dert ederim, psikolojik bunalıma girerim... Sonra da niye böyleyim diye kendime kızarım. İçime atarım her şeyi... Biriyle tam laf dalaşına girecekken susarım... Çekilirim... O diyeceğini der. Sonra o gittikten sonra ben içimden kendi kendime derim ne diyeceksem.

- Argo konuşurum devamlı... Herkes "Merhaba" der, ben "Naber lan?" derim. Hemen samimyet kurarım, sonra elime yüzüme bulaştırırm.

- İnsanların günlük muhabbeti beni çok sıkar. Ruhum daralır. Hele mesele siyasete ya da futbola girerse tek kelime etmem. Bilmediğim bir şey hakkında ağzımı açmam. Bilmiş bilmiş konuşmaktan nefret ederim.

- Arka planda olmayı çok severim. O yüzden Michael Schumacher'i hiç sevemedim. Başarının en önünde değil de en arkasında olup, ama asıl mimar olarak, kutlamaları oradan izlemekten ve sonra sessizce salonu terketmekten acaaip zevk alırım.İnsanların farkında olmadan benim başarımı konuşmalarında ise zevkten dört köşe olurum. (Ulan içim çıfıt çarşısı gibiymiş, tiksindim kendimden)

- Ben heyecanla bir şey yaparken birisi kazara ters bir şey derse o işi anında bırakırım. 40 yılda bir gelen heyecanımı herkes en az benim kadar yaşasın isterim. Umurunda olmayanlara küfür ederim içimden...

Uzadı... B.ka sarmasın... Sıkıldım zaten...

5'e 10'um işte...

Kalas... Tomruk... Kütük... Ağaç... Sunta... Talaş...

Neyse... Dua edin de düzeleyim... :)

26 Temmuz 2012 Perşembe

SEN ANLAT!

"Vaaz vermek değil niyetim. Duyduğumu söylemek. Söylemeye değer şeyler duyuyorum zira.



Hayatı daha yaşanır kılmak için.



Ya da belki sadece ama sadece anlatmak için.



Sen anlat, dedi bana Tanrı.



Anlaşılsın diye değil, hiçbir mükafat beklemeden anlat.



Çünkü bir mükafattır her anlatıcıya doğru düzgün anlaşılmak.



Sen anlat! dedi bana Tanrı..



Umudu hatırlatsın diye umutsuzluğu; çareye yol açsın diye çaresizliği anlat..



Ders verme, dedi kimseye... Çünkü hoca denmez öğrenmesini bitirene...



Çırakları olan bir çıraktır usta olsa olsa..



Sen anlat, dedi bana Tanrı, sen sade anlat.



Vay başımıza ne geldiyse onu anlat dedi...



Sen anlat, dedi bana Tanrı, sen sade anlat!






.....



22 Temmuz 2012 Pazar

Kayığın Kıyıya Karşı Kanısı

Ölümden zor günlerden biriydi. Yaşamaya çalışıyordum sadece... Hayata dair herhangi bir dala tutunamayaşımdan dolayı, doğaya dair dallara tutunmak adına iniyordum sahile.. Hayat ve doğa iç içe gibi görünseler de aslında farklıdırlar. Hayat, ölümü; doğa, yaşamı hatırlatır. Deniz dibi yerlerde aldığım nefesleri ciğerlerimin dibine çekmeyi seviyordum. Çünkü orada alınan her nefes daha değerliymiş gibi geliyodu. Belki de ben hatalıydım... Olur olmaz şeylere anlamsız anlamlar yükleyerek, nesneyi mecraanın dışına taşırıyor; ona bu dünyanın değil de çok daha mistik rüyaların ögesiymiş gibi muamele yapıyodum belki... Olsun, yaptığım bu davranış neticede nesnenin aslını ve suretini bozmuyordu. Sadece bendeki görüntüsü, içime yansırken saçtığı ışıklarda farklılık gösteriyordu.

Ne var bunda? İnsan kendisine değenleri içselleştiremez mi?

Peki bunu değdiğin nesneye sordun mu? İzin aldın mı?

Hayır...

Her nesne herkesin içinde aynı şeylere yol açacak diye bir şey yok ki?

Bunun ne önemi var ki? Değilen nesne, kendisine değildiğini farketmiyorsa sorun yoktur... Velev ki farketsin. Bundan nesneye ne?


Deniz sakindi... Ayakkabılarımı ve çoraplarımı çıkarıp elime alarak devam ettim kumsalde yürümeye... İlerde bir hareketlilik vardı. Bir amca gümüşten bozma ahşaptan yapılmış, pırıl pırıl bir kayığı denize doğru sürüklemeye çalışıyordu. Kendime çok az vakit ayırırdım bu şekilde. Kayık ve kayıkçının hikayesi ilgi çekebilirdi. Çekmese bile kaybedecek bir şey yoktu. Güneşin batmasını izlemek için gelmiştim zaten. Daha çok var...

Kumları eze eze amcanın yanına koştum. Amcanın yüzüyle ve elleri arasındaki fark dikkatimi çekti önce. Ellerine sinmiş o eski günlerden, yüzüne hiçbir şey bulaştırmamyı becermişti. Simsiyah gözlerinde pazardan yeni aldığı bir oyuncakla bir an önce oynamak için sabırsızlıkla annesini dürten çocuğun rehaveti vardı. Bir kaç küçük hamleden sonra kayığı tam denizin dibine, güneşten kurtulma anını hatırlatan ıslak kumlara kadar çektik.

- Sağol birader...

Birader mi? Birader demesinden ziyade amcadaki ses daha enteresandı. Dümdüz bir zeminde kayan su gibi dupduruydu. Bu aslında amcanın ruh aynasından başka bir şey değildi. Ciğerlerindeki hava nasıl hiç bir engele takılmadan pürüzsüzce sese, harflere dönüşüyorsa bence kesin içindeki duygular da herhangi bir engele takılmadan hayat buluyordur kırışmış ve esmerleşmiş teninde.

- Güzel mi?

- Niye parlıyor?

- Boyadım...

- Ahşabın kendisinden değil yani?

- Değil... Ahşap ne kadar kötü olursa olsun, biraz cilalarsın, kimse cilanın bir milimetre altındaki çirkinliği fark etmez bile... Kimsenin aklına bile gelmez bakmak...

- Ama ben farkettim...

- Ben de seni bekliyordum zaten...

Kaşlarım kendiliğinden çatıldı. İçimde türettğim "Nasıl yani" sorusunu soramadan amca devam etti...

- Geleceğini söylediler. Ben de kayığı o yüzden çıkardım zaten buraya kadar. Yoksa uğraşmam....

- Kim söyledi?

- Olmadı ama şimdi... Bana senin yüzeysellikten ziyade içsel takıldığını, görünenin aslında ortada görünmeyen tarafından oluşturulduğuna inanan biri olduğunu söylemişlerdi. Böyle biri, bu soru karşısında "Kim söyledi?" demez...

Kayığın parlak zeminini tozlu mu değil mi diye yokladıktan sonra oturdum köşesine yavaşça... Ya tansiyonum, ya da şekerim düşmüştü. Zaten hiçbir zaman hangisinin düşüp hangisinin çıktığını anlayamadım. Alt dudağımda yorgun bir titreme başladı. Kanım çekiliyor gibiydi... Amca gözlerini dikmiş bana bakıyordu. Beni yüzeysellikle ve basitlikle suçlamıştı. Denizde hafiten başlayan dalganın hışırdayan sesiyle kendime geldim. İçsel mekanizmalarımı amcanın entelektüel bünyesine göre senkronize edecektim. Mod değiştiriyordum. Artık amcanın sorularına ve iğneleyici laflarına hazır hale gelmeliydim. Derin bir nefes aldıktan sonra kendimi savunmaya geçtim:

- Doğru... Demez... Klişe bir laf vardır. "Benim için şahıslar değil, sistem önemlidir" diye. Benim için şahıslar çok önemli... Çünkü ben merhametin, kanaatin, itaatin, itidalin reçel yapılan tencerelerinde piştim. Şahısları elimin tersine layık görecek kadar, ya da onları bulundukları seviyeden aşağıda görecek kadar küçülmedim henüz...Sistemi de kuran şahıslardır çünkü... Her şeyden önce insandır. O yüzden sordum "Kim söyledi?" diye... Onları ne kadar iyi tanırsam, işin görünmeyen yüzünü o kadar iyi idrak ederim.

- Güzel... Bana anlattıkları gibi olmaya başlıyorsun... Ama yetmez... Emin ol yetmez...

- Ne istiyorsun? Ne duymaya geldin, ne duydun?

- Sana bir kaç soru soracağım?

- Sor...

- Sence bu kayık, gölün karşı kıyısına geçer mi?

Çok basit bir soruydu. Karşı kıyıya baktım.

- Geçer...

- Emin misin?

- Bİlmiyorum, geçer herhalde?

Amcanın gözünde bir ışıltı belirdi. Bilmiş bir tavırla ve bir şeyler keşfetmenin heyecanıyla kaşlarını kaldırdı, gülümsedi...

- Gördün mü?

- Neyi?

- İlk sorduğumda kendinden çok emin bir şekilde "geçer" dedin. Ama ben sanki geçemezmiş gibi "emin misin" diye sorduğumda, tereddüt içinde kaldın. Niye kararını değiştirdin?

- Kayığı sen benden daha iyi tanıyorsun...

- Yani sen tanımıyorsun değil mi?

- Evet...

- O zaman tanımadığın bir kayık hakkında nasıl bir anda "geçer" ifadesini kullandın?

- Kayık çok modern gözüküyor çünkü...

- Gözükebilir...

- İyi de bunu her şeyde uygulayamayız ki? Bu söylediklerini hayata nasıl adapte edeceğim ki ben?

- Her şeyde uygulayamazsın... Ama bazı yerlerde bu zincire muhtaç kalırsın... Demek istediğim şu:

Kayığa binmeden onun seni karşı kıyıya geçirip geçiremeyeceğini bilemezsin... 

- Gel bak... Sana ne göstereceğim...

Amca, kayığın arka tarafına yürüdü ve eğildi. Eliye yokladığı yerde kocaman bir boşluk vardı.

- Gördün mü? Kayık buradan su alır...

Gözünde yine aynı ışıltı belirdi... Bir cevap bekliyordu belli ki... Acaba ne diyecek bakışıydı bu...

- O zaman karşıya geçemem bu kayıkla...

Amca gülmeye başladı...

- Beklediğim ve hatta ulaşmaya çalıştığım hatalı cevap buydu işte...

- Nasıl yani?

- Önyargılarının ve içten pazarlık yaptığın tezgahların kurbanı oldun... Çok fazla matematiksel kurgulama yaptın beyninde... Halbuki buna gerek yok... Karşı kıyıya geçmek için buraya gelseydin ne yapardın?

- Önce kayığı kontrol ederdim. Sağlam mı diye...Muhtemelen bu deliği fark eder ve vazgeçerdim...

Amca bu sefer kahkaha atmaya başladı... Sebepsiz gülenden, içinde zeka parıltısı olmayan laflardan nefret ederim.

- Sana bir şey söyliyeyim mi? Kayığın arkasındaki bu deliği ancak profosyoneller görebilir... Senin görmen imkansız... Devam edelim... Deliği görmediğini farzedelim. Kayığa bindin ve kürek çekmeye başladın. Ama tam yolun ortasında kayığın su aldığını gördün... Ne yapacaksın?

- Geri dönerim...

- Vazgeçeceksin yani...

- Ölmekten iyidir...

- Ölmek vazgeçmekten daha iyidir aslında ama neyse, konu o değil... Geri dönmeye gerçekten karar verir miydin?

- Ne yapmalıyım ki?

- Az önce nasıl kayığın altındaki deliği sadece profosyoneller farkedebiliyorsa, burda da profosyonel bakış açısına ihtiyaç var.

- Nasıl?

- Kayıktaki o delik, aslında o kadar önemsiz ki, sen karşı kıyıya geçene kadar kayık su almaz bile... Yani çok önemsiz bir delik... Seni karşı kıyıya götürür, hatta geri getirir. Ama kayığı yeterince tanımıyor olman, hatta altında gördüğün küçücük delikten yola çıkarak onun seni asla karşıya geçiremeyeceği fikrine ulaşman karşı kıyıya geçmene engel oldu. Ayrıca, hasarlı olan sadece kayık değil. Sensin de...

- Ne demek bu?

- Belki sen kürekleri iyi çekemeyeceksin, belki kollarına kramp girecek ve yavaş kalacaksın. Yavaşlayınca kayık daha çabuk su alacak... Bu ihtimaller de var. Ama bunlar tamamen senin karşı kıyıya ulaşmayı ne kadar çok istediğinle ilgili değişken hususlar. Ne kadar istersen, o kadar varsın...

- Peki... Ben sana bir şey sorayım?

- Tabi ki...

- Ben hayatımda bu kayığı ilk kez görmüş biri olarak, bahsettiğiniz profosyonel bakış açısına nasıl sahip olabilirim ki? Ben hayatımda hiç kayığa binmedim mesela. Dolayısıyla kayığın altında gördüğüm küçücük delik beni bu işten vazgeçmeye itecektir muhtemelen. Doğal olan bu değil midir? Kaldı ki, kayığı bu haliyle kabul edip, tedirginlikle, tereddütle, acaba batacak mı korkusuyla kıyıya ulaşmaktansa daha rahat ve garanti bir kayık kullanmak daha mantıklı değil mi? Niye yolculuğumu berbat edeyim ki?

- Deliği görmen imkansız ama... Deliğin olduğunu yolun ortasına anlayacaksın muhtemelen... Ama zamanla deliğin tehlikesiz olduğunu farkedeceksin... Eğer farkettiğinde dönüş yoluna geçtiysen pişmanlığa kendini hazırla... Ama deliğe rağmen kıyıya doğru kürek çekersen bambaşka dünyalara yelken açacağın bambaşka limanlara gideceksin... Tamamen yabancı, tanımadığın, alışık olmadığın bir dünya... Belki yaptıklarının karşılığını başka yerlerde, başka zaman ve mekanlarda alacağın, dışardan bakıldığında kapkara, ama özünü yaşadığında tertemiz bir dünya... Sana değer veren, yargılamayan, sorgulamayan insanlardan kurulu ve sadece yaptığın kadarla ödüllendirileceğin dışardan ilkel, içerden elit görünen bir dünya... Tabi bunlar varsayım... Tam aksi de olabilir. Ama daha karşı kıyıya geçip de pişman olanına rastlamadım. Sadece kayık su aldığı için geri dönenlerin pişmanlıklarını gizlemek için nereyi ve kimi suçlayacağını şaşırdıklarına şahit oldum ve üzüldüm haliyle...

Amca yine, arkasından bir cevap bekleyecek ya da beni hataya, istediği yöne sürükleyecek bir söz söylemek üzere jest ve mimiklerini hazırladı...

- Ama kayık çok güzel gözüküyor, değil mi?

- Olabilir... Beni karşıya rahat ve huzurlu bir şekilde geçirmeyecekse ne önemi var ki bunun?

Amca gülümsedi...

- Ya sahilde başka kayık yoksa?

Bir anda durdum... Az önce aklıma sağnak halinde yağan cümleler bir anda kesildi. Bu imkansız... Atıldım hemen...

- İmkansız... Her sahilde birden fazla kayık vardır hatta içlerinde beni taşımaya layık olanları bile vardır.

- Her kayığın altında delik yoktur elbet... Ama o deliğe tekabül edecek bir eksiği mutlaka vardır. Ya da sana açık konuşayım. Az önce bahsettiğim o güzel limanlara ancak böyle kayıklarla gidilir... Yoksa o limanların ve limanın ait olduğu büyülü dünyaların hiçbir önemi kalmaz...

- İyi de benim o güzel dünyalara gitmek istediğimi kim söyledi? Ben istemiyorum belki...

- Aslında herkesten çok istiyorsun... Ama sadece istiyorsun... İstediğini yapmana içeride bir şeyler engel oluyor. O engeli kaldırdığında görüntü netleşecek.

- Nasıl kalkacak o engel?

- Şeffaflaştığında... Gözüne inen perdeyi, şeffaflık iksirinin kaynadığı altın kazanlara batırarak şeffaflaştırabilir, hatta tamamen kaldırabilirsin ancak...

- İyi de, söylediklerin hep bir "nasıl" sorusunu beraberinde getiriyor...

- O zaman bir yerden başlamak zorundasın...

- Nerden?

Amca saatine baktı...

- Vakit tamam... Tekrar çağırılacaksın... Şimdilik bu kadar yeter... Merak etme, "Unutma" diye başlayan son sözler söylemeyeceğim.

Güldük...

Kayığı tekrardan çıkardığı yere doğru sürüklemeye başladı ve gözden kayboldu. Güneş batmıştı. Her şeye koşup, hiçbir şeye yetişememek...

Tekrar geleceğim...

(devamı gelir)

15 Temmuz 2012 Pazar

Savaş(ama)mak - Tutun(ama)mak

Soyadım Savaş...

Hz. Allah'ın bu soyadı bana bahşettiğini düşünüyorum. Bu, içinde çok derin hikmetler barındıran ve şimdiki tabirle "nereye çekersen oraya gider" tadında bir bağış...

Kendimi bildim bileli ya da hayatta küçük başarıları tatmaya başladığımdan bu yana (evet ben ilk başarımda yaşadığımı hissettim) sürekli "mücadele" halindeyim... İçsel ya da toplumsal hiç fark etmez...

Ama nedense bunun farkında olmak iyi bir şeymiş gibi gelmiyor bana... Tabi ki, insanın kendini bilmesi erdemdir... Ama ben bu noktada kendimi iyi hissetmiyorum. Yoruluyorum artık... Kendini sürekli bir imtihana tabi tutulurken bulmak ya da hep önüne çıkan iki yoldan birini tercih etmek zorunda kalmak yoruyor insanı...

Yoksa ben de Oğuzcuğum Atay'ın ifadesiyle bir Disconnetcus Erectus olabilir miyim?

Büyük ihtimalle öyleyim...

Hayata tutunmak, prensip sahibi olmaktır, olabilmektir. Prensip sahibi olanlar çelişki anında hızlı karar verme yeteneğine ihtiyaç duymazlar. Çünkü onlar daha karşılarına yol ayrımı çıkmadan  hangi yolu seçeceğine karar vermişlerdir. Onlar opsiyonlarında çetrefel duyguları hiç tatmamışlardır. İçlerinde iç güdüsel olarak büyüttükleri değerleri vermek zorunda oldukları karara uydurmazlar. Aslında işin Türkçesi şudur: Onlar, işlerini asla şansa bırakmazlar. Değerlerini kararlara göre oluşturmaktan ziyade kararlarını değerlerine göre verirler. Eğer karar vermemek gibi bir şıkları varsa değerleri uğruna bir an bile tereddüt etmeden bu şıkkı seçerler. Velev ki her şey berbat olsun... Prensip, değer, kavram, inanç onlar için vazgeçilmez şeylerdir. Birer tabudur adeta. Ve tabularını altın muhafazalı sandıklarının en mahrem yerinde saklamak için şahısları ellerinin tersiyle bir kenara itebilirler. Çünkü onlara göre içlerindeki değerleri alınlarının teriyle oluşturmuşlardır. O temiz değerlerine hiçbir önemsiz şahsın kirli eli değmemiştir. Bununla gurur duyarlar.

Hiç bir zaman prensip sahibi olamadım...

Hep mantıksal zincirleri önemser göründüm. Bu zincirle oynarken, ya da oynuyor görünürken kulağımın aslında kalbimin atışında, gözümün ise kanın akışında olduğunu kimseye hissettirmedim. Hissettiremedim... Çünkü bilimsel bir devirde yaşıyorduk onlara göre... Neden - sonuç ilişkileri, diferansiyel denklemler, modüler aritmetik hakkında bilgisi olmayanlar adamdan sayılmıyordu. Bir üçgenin iç açılarını bulurken kimse bir insanın iç acılarının toplamının kaç olduğuyla ilgilenmiyordu. Herkesin akıllı olduğu köyde deli olmanın bir alemi yoktu. Hayat, kapılarını açmasını bilene açıyordu sadece...

İnandığın gibi yaşamazsan yaşadığın gibi inanırsın...

Ben mantığa inanmadığım halde mantıksal hayatlar yaşıyordum. İnsan bazen yalanını unutur. Yalanı gerçeğe çevirenler, ya da yalanlara gerçek muamelesi yapanlar yaşadığı gibi inanmaya mahkumdur. Dostoyevski bile insanın kendi söylediği bir yalanın diğer yalanlardan daha iyi olduğunu söyler. Ama bu teselli kaynağı değildir. İşte ben de kendi uydurmadığım bir yalana gerçek muamalesi yaptığım için inanmaya başladım. Artık duyguları x+y=z formatına döküyor, aşk hakkında parabol eğrileri, ya da analitik geometri kavramları türetiyordum. Tesadüfleri de iki doğrunun uzayda kesişmesi olarak tanımlıyordum. Şu haliyle Oğuzcuğum Atay'ın Tutunamayanlarında görülen (Disconnetcus Erectus) entel görünme davranışına çok benziyordu düşündüklerim.

Evet... Ben bir Tutunamayandım...

Her şey aslına dönecektir. Biz nasıl bir gün mutlaka toğrağa gideceksek, kainattaki her kavram da yok olacak, her duygu sahibine teslim edilecektir.

Ama olmadı...

Gün geçtikçe, kulaklarımda hissetiğim kalp atışı basıncı dayanılmaz boyutlara ulaştı. Kurduğum denklemlerin bütün bilinmeyenleri, sonsuz bir bilinmezlik dolambacına düştüler. Sayfalar üzerine özenle yazdığım formüller, cetvelle çizdiğim grafikler gözüme farklı görünmeye başladı. Yıllarca arkadaşlık yaptığım X ve Y'ye karşı mahcuptum. Her konuşmama gizliden olsa kattığım ve yalandan da olsa zihnimin temeline oturttuğum bu iki bilinmezlik padişahı sonsuzluğa düğümlendiler... Ama her zaman ki gibi işler ters gitti.

Paradokstur...

Ters giden bir şeyler, tekrardan ters giderse düze çevrilmiş olur.

X ve Y kulaklarımda artan kalp basıncını görünce sonsuzluğun sonunda bir sonuca, bir bilinene dönüşmüşlerdi aslında.

X+Y= AŞK

En karmaşık formüller, en bilinmeyenli denklemler, bu 3 harfi yanyana gelmiş görünce bir anda çözüme ulaşıyorlar kendiliğinden... Üçgenlerin için 180, dörtgenlerin içi 360 değildi artık... 2+2 toplamı 4 etmiyordu. 8 ile 9 u çarptığımda 89'a ulaşabiliyordum. "Sayılar sonsuzdur" diyenlere "Dünyada tek sayı vardır: O da "BİR" dir" diyebiliyordum...

Pembeden nefret etmeme rağmen Toz Pembe olarak tanımlanıyordum. Sayıların düzenini bozmak, matematiğin ve fiziğin içine etmekten hakim karşısına çıkarılmak isteniyordum.

İtiraz ediyorum Sayın Yargıç...

Ben bozmadım hiç bir düzeni... Düzensizlik bile aslında bir düzenin belirtisidir. Evrenin yaratılışının özünde bile AŞK varken ve kainat karmaşık gözüktüğü halde aslında mantıksal zincirin birebir aynısıyken ve bu düzeni sadece ve sadece AŞK'a borçluyken ben nasıl olur da aslı terkedip suretlere meylederim? Beraatimi talep ediyorum. Asıl hüküm giymeye mahkum olanlar kalp atışlarını hiçe sayarak, büyük bir inkar içinde olarak yaşadığı halde yaşamadığını iddia edenlerdir. Kalbinin atmadığını söyleyen ölüdür. Meyyit-i Müteharrik'tir. Karşılarına çıkan her toplumsal sorunu AŞK'tan bozma X ve Y'ye dökenlerdir. Hakim sorar: Evladım! (Evet, bütün hakimler Evladım der) Sen de eskiden o saflardaydın. Niye değiştin?

Hakim bey, beni benden olmayan bir kaba döktü Tutunamayanlar... Onlar yüzünden...

Bakmayın itiraz ettiğime... Hala çelişkili bir insanım... Tutunmakla tutunamamak arasında kalıyorum.

Çok sevdiğim bir arkadaşım yazdı geçen gün...

"Değmeyenlerin hikayesi olma..."

Cevap yazdım:

"Bazen hikaye değmemek üzerinedir"

Değmeyenler X+Y'nin AŞK ettiğini gördüklerinde çoktan her şey bitmiş olacak.

Tutunamayanlara ve Değmeyenlere....

 A.S

16 Şubat 2012 Perşembe

SAVCI LEYLA'DAN...

Kurtlar Vadisi Pusu'da Savcı Leyla, Dicle'ye gaz verirken...

LEYLA: Ben Polat'ı o kadar çok seviyorum ki, onun mutluluğu için ondan vazgeçmeye razıyım. Bazen sevmek vazgeçmektir...

31 Ocak 2012 Salı

LEYLA DİLİNDEN MURABBA

Rüsvalık eliyle pare pare oldu, yakam da, eteğim de
Beni rüsvalığımla dost da ayıpladı, düşman da
Aşk yolunda belaya tutsak oldu canım da, hem tenim de
Bu yetmez mi ki, bir dert katarsın derdime sen de

Eğer kaderimi ellerden saklasam, sabrım kararım yok
Ve eğer gamlarımı döksem, bir dert ortağım yok
Zindan ve bağ tutsağıyım, elimde iradem yok
Bu yetmez mi ki, bir dert katarsın derdime sen de

FUZULİ

Sadeleştiren: Muhammed Nur Doğan

AH EMMA! AH EMMA!

"Kitap, kainata açılan kapıdır"

Cemil Meriç'in bu evrensel sözü dilime pelesenk olmuş durumdadır. Kitap okumayan ama okumak isteyen öğrencilerime, arkadaşlarıma, ilk fırsatta söylerim bunu... Giriş cümlemdir, önsözümdür.

Cümleyi biraz irdelemek başlığa giriş için önemlidir.

Cemil Meriç, bun ne maksatla ve nasıl bir ruh haliyle ya da ne tür bir zihin altyapısıyla söyledi bilmiyorum ama bana kalırsa bu cümle en az Meriç kadar derin ve manidar...

Tefsirini ise acizane şu şekilde yapmak istiyorum:

"Kainat aslında insanın iç dünyasıdır. Fiziki açıdan nasıl yukarı çıktıkça genişleyen bir yapısı varsa metafiziksel açıdan da aşağıya doğru genişler, kök salar, dal budak atar, ruha bulaşıp vücudu örümcek ağı gibi sarar. Kitap okuyan insan göğe yükselmez, aksine içine çekilir, kalbinin edebi dokusunu keşfeder. Ruh bölmelerini kitaplarla dolduruan bir insan okuduğu kitaplarda kendini tanır, yaşamını anlamlandırır.

İşte bu yüzdendir ki insan çevirdiği her sayfada kendinden küçük parçalara rastlar. 1000'lerce sayfalık bir kitapta hiç olmazsa, en azından, bir harfe bağlanır ve "İşte bu harf beni anlatıyor" diye düşünür. Düşünmelidir ya da ....

Madame Bovary...

Kitabın arkasında ilginç bir ifade... "Boş kafalı bir kadının hikayesi" Emma, hakikaten aşktan aşka atlayan, taşradan gelişini beğenmeyip, asilzadeler arasında yaşamak isteyen, natüralizminden bıkıp romantizme merak salan, aslını inkar eden, yaşadığı hayattan, evlilikten sıkılan hakikaten boş kafalı bir kadın... Kitap Emma Bovary üzerine ama erkek karakterler ondan daha ilginç...

Neyse... Bu konu can sıkar...

Ha derseniz ki Madame Bovary'de sen ne buldun ruh kainatının izlerine dair?

Derim ki;

Ben Charles ile Leon arasına sıkışmış, zavallı bir Rodolphe'yim... Bir başka deyişle Leon iken Charles olmayı isteyip, Rodolphe'liğe mahkum olmuş biriyim.

(Diriliş'te Prens Nehludov, Babalar ve Oğullar'da Yevgeniv Bazarov'dum)

Rusya'da yaşasaydım keşke...

A.S

24 Aralık 2011 Cumartesi

MELİHAT ABLA'DAN....

Bu kadının sesinde değişik bir şey var... Çözemedim bir türlü...

BURCU GÜNEŞ'E AÇIK MEKTUP

Sevgili Burcu...

Senden nefret ediyorum biliyorsun değil mi?

Aslında sana mektup yazmak suya yazı yazmak gibidir. Mektup insanlara yazılır çünkü... Ama sen "Oflaya Oflaya" şarkın ile insan olmadığını kanıtladın. Olsun... Ben yine de yazıyorum. Mürekkebin alkol gibi uçacağını bile bile...

Evet, başta söylediğim gibi... Senden tiksiniyorum ve hakkımı helal etmiyorum. Öylesine dokunaklı ve öylesine manidar sözleri olan bir şarkıyı inanılmaz bir duygu yoğunluğuyla seslendirerek, hatırlanmak istenmeyen hisleri gün yüzüne çıkarttığın için sevmiyorum seni...

İstersen beraber yorumlayalım...

"Senden sonra beni bir tek geceler anladı bir de sigaramın boynu bükük dumanı"

Evet... Onu benden başka anlayacak kimse yoktu dünyada... Belki kimse bunu bilmeyecek... Kendisi bile... Sigara içmediğim için "Boynu bükük duman" gibi dehşet muazzamlıkta bir terkibin tefsirini yapamayacağım ...

Kusura bakma Burcu...


"Senden sonra beni bir tek duvarlar anladı, bir de masadaki yazdığın o son yazı"

İnanıyorum ki duvarlar da onu anlayamamıştır. Duvarlar ki ayrılık sonrası yalnızlığın en büyük panzehiridir. Ama o kalp karşıklığına hiç bir duvarın tahammül edeceğini zannetmiyorum. Eminim ki o duvarlar yeni acılara enkaz olmuştur çoktan...

"Kağıttan bir kayık gibi okyanuslara attın beni, sırılsıklam ve bir başıma... Unutmadım terkettiğini..."

Öncelikle "kağıttan bir kayığın okyanustaki görüntüsünü" böyle bir nağmeyle yüzüme vurduğun için seni kınıyorum Burcu... Çaresizliğin belki de tek somut görüntüsü... Zaten terketme meselesini unutmak imkansız Burcu... Onu dile getirmiyorum bile...

"Bir gün bakacaksın arkaya, orda öyle bıraktıklarına... Aklına gelecek eskiler, kalbin atacak hıçkıra hıçkıra..."

Bir gün mü? Ne bir günü Burcu? Kafan mı güzel? Bu kaçıncı gün? Sen her gece aynı rüyayı gördün mü hiç? Ben çok gördüm Burcu... Merak etme... her gün arkaya, orda öylece bıraktığım varlığa bakıyorum zaten... İnanır mısın? Sen kalbin hıçkıra hıçkıra atacak diyorsun ama ben hıçkıra hıçkıra ağlıyorum. Hem arkamdan bakan, hala tanımlayamadığım, hatta rönesans ressamlarının bile paletlerine girmemiş ve modern ressamların da aklına hiç gelmeyecek renkte olan olağan dışı güzellikteki gözlere, hem de senin "hıçkıra hıçkıra" sözünü hakikaten hıçkırırcasına söylemene ağlıyorum Burcu...

"Bir gün anlayacaksın ya, utanacaksın yaptıklarına, aklına gelecek eskiler, kalbin atacak oflaya oflaya" 

Anladım Burcu... Çoktan anladım. tecrübe edilmemesi gereken ne kadar yamuk varsa hepsini yaptım ona. Ama senin bana garezin mi var Burcu? Neden bunları benim yüzüme vuruyorsun ki? Neden benim senelerdir beynimi, gönlümü eriten şeyleri ete kemiğe sokup şarkı haline getiriyorsun? Sana kim izin verdi Burcu?

Ya da neden kalbimin oflaya oflaya attığını herkese söylüyorsun ki? Bu benim sırrım değil miydi? Niye sırlarımı ele verdin, niye bana ihanet ettin Burcu?

Neyse Burcu... Bir daha benim üzerimden şarkı yazarsan sana dava açarım... Gerçi açsam da bir işe yaramaz... Kalp aşımından düşecek bir davanın sonu bellidir...

Takipsizlik... Delil yetersizliği... Ya da hiç gelmeyecek mahkeme gününe kadar tutuklu kalmak... Her gün duruşma ümidiyle yeniden uyanıp, gece tekrar soğuk hücreye dönmek...

Yazıklar olsun Burcu....

11 Aralık 2011 Pazar

ENTERESAN AŞK -3

Yaşayamamışlığın verdiği eziyeti sürekli sırtlarında taşıyan özde sevgililer için hayat çakilmez bir hal almaya başlamıştı artık. Muhabbetlerinde belli patlama noktları yaşanıyor ve sonra eskisinden daha aşağı seviyelere, kabuğuna çekiliyordu. Bunun tek sebebi yaşayamamaktı. Hiç tanınmadıkları ve hiç bulunmadıkları yerlere gitme hayali kuruyorlardı. Gerçekleşmeyeceğini bile bile üstelik... Ama gözlerinin arasında yaşanan o telepatik hisler kaybolmamıştı. Bakışmaları hala tazeliğin koruyordu. İçsel bazı dürtüler dışında her şey yolundaydı.

Ama gün geldi...

Sular yokuş yukarı akmaya durdu. Uzaktan baktıklarında sonsuza kadar çalışalar bile aşamayacakları engeller çıkmaya başladı karşılarına. Engelleri konuştukça ve çözüm yolu aradıkça kapılar kendine ekstradan birer kilit daha vuruyor, kız maviliğini, erkek siyahlığını kaybediyordu. Ruhlarının gücüne giden tek bir şey vardı: Birbirlerine olan aşkları zerre kadar eksilmediği halde ufuk çizgisinin görünmeyecek derecede karanlıklaşması ve geleceğe tutunsun diye atılan halatların düğüm düğüm körleşmesiydi. Çaresizliği iliklerine kadar yaşıyor, kanlarının uyuştuğunu hissediyorlardı. Korku, korkmak, endişe, karamsarlık gibi kelimeler tertemiz lügatlarını kirletmişti.

Sadakat silgisininbile silemeyeceği lekelerle doluyordu defterleri... Birbirlerine eskisi kadar uzun uzun bakamıyorlardı. Gönüllerine kurulan barikat midelerini bulandırıyordu. Yapacak bir şeyleri olmayışıydı morallerini bozan. Birbirlerine kalplerindeki kırıklığı hissttirmemek için öyle çaba sarf ediyorlardı ki dışarıdan bakan biri aralarında huzursuzluk olduğunu hissedebilirdi. Her daim neşeli ve cıvıl cıvıl sohbetleri yerini gözyaşlarını gizlemek için sık sık lavaboya kaçmalara bıraktı. O da sırf yanındakini üzmemek için... Ağlamayı gururuna yedirememek gibi saf dışı duygulara yer yoktu sevgilerinde.

Boğazlarına kocaman bir gemici düğümü atılmış gibiydiler. Yutkundukça iç acıtan duygular dolanmıştı gözlerine. Erkek artık kızın olağan dışı güzellikteki gözlerine bakamıyordu. Çünkü ikisinin de gözlerine her an patlayacakmış gibi titreyen birer gözyaşı volkanı çökmüştü....Tetikte...

Hep bir "Ya şimdi ne olacak?" sorusu zihinlerini kaplıyordu. Gelecek geçmişe ket vurmuştu. Yaşananlardan çok yaşanamayanlar ve yaşanamayacaklarla meşguldüler. Sanki aşkları dün başlamış bugün bitmiş gibi damaklarında umutsuz bir lezzet duyuyorlardı. Sonsuza kadar yarım kalacak bir lezzet...  Bir gün biteceğeni biliyorlar ama duygularını bastırarak, sanki hiç bir şey olmamış gibi davranmaya çalışıyorlardı.

O günü bekliyorlardı, sessiz, hissiz.....

Ve...

O gün geldi...

Birbirlerine hep söyledikleri o duvağı açılmamış sevgi sözcüklerini ayrılık mesajlarının sonuna iliştirerek görüşmeme kararı aldılar aşktan tutuşarak...

Sonu zaten karanlık olan aşk yolundan, daha karanlık olan bir yola çevirdiler rotalarını. Ama pusula hala birbirlerini gösteriyordu.

Bu bir ayrılık değil, salt bir duygu bastırma süreciydi ve ikisi de bunun farkındaydı....

O gün bugündür hala bu süreci pervasızca yaşıyorlar... Savaşmak ile savaşmamak, çekip gitmek ile gemileri yakmak arasında sürekli gel-git içindeler... Karanlık bir odanın anahtar deliğinden sızan minik bir ışık huzmesini andıran koca ümit dalgası vardı içlerinde bir yerde...

Ama...

"Ümit, kötülüklerin en kötüsüdür. Çünkü işkenceyi uzatır. Beni öldürmeyen şey daha güçlü kılar."

sözü Nietchize tarafından söyleneli yıllar olmasına rağmen hala geçerliliğini korumakta...

Bu enteresan aşkın sonu hiç bir zaman olmayacak Azalmadan artarak, acıtarak büyüyecek...  Yılmaz Erdoğan'ın dediği gibi


"Anladım ki ağaçlar, toprağa acı verdikçe büyüyorlar"

Bu aşk da sonsuza kadar rahat bırakmayan bir hastalık ya da son nefeste insanı kandırmaya çalışan bir şeytan gibi hep tepelerinde olacak...

Onlar da kimi zaman tebessüm, kimi zaman öfkeyle eskiden olduğu gibi aynı anda birbirlerini düşünecekler farklı şehirlerde...



Siz ne derseniz deyin ama onlar buna "KADER" diyorlar...

THE END


A.S

GÜLLÜK DEĞİL GÜNLÜK / ZULÜM-ZALİM-MAZLUM

"Zulüm, kimse zalimlik yapmayınca biter. Mazlumlar dahil..."

Nefsini terbiye etmiş ve ahlaki hasletlere karşı hassasiyet geliştirmiş; insana, insan olmanın hakikatine ve uzviyetine behemehal değer vermiş, gönül koymuş insanlar için bunlar önemsiz söylemlerdir.

Ama kendi kuruntularıyla filizlendirdiği ve hayalini kurduğu şahsi dünyasının tek kahramanı olanlar, kurdukları şahsi dünyayı başkasının dünyasına harman edip farklı dünyalara tecavüz etmeyi asalet sayabilirler...

Cahil, bilmediğini de bilmeyen kişidir. Bu insanlara hakikatı anlatmak kar sağlamaz...

İşte bu insanlarla bir arada olmanın mahcubiyetini, zalimin altında ezilmenin, merhametsizliğin teknesinde mayalanmanın mazlumluğunu yaşıyorum.

Acaba çoban başkasının koyunlarını güderken zevk alır mı? Çoban, koyunların yersiz ya da yanlış değerlendirmiş davranışlarını gurur meselesi yapar mı?

Çoban yapmaz ama, türlü insanlar yapar. Çoban kdar değeri, koyun kadar aklı olmayan insanlar yapar, hem de fazlasıyla yapar. Üstelik güttükleri koyun değil de insan olmasına rağmen...

90'larda yapılmış Brezilya dizilerindeki entrika dolu karakterlere benzeyen, ya da 80'lerdeki Türk filmlerinin kötü adam profiline sahip insanlarla aynı ortamda nefes alıp vermişliğim olmamıştı hiç...

Aldığım nefeste onların verdiği nefesin zerreciklerini yutmaktan, verdiğim nefeste de nefesimin onların yüzüne vurup ziyan olmasından, onlarla oksijeni paylaşmaktan midem bulandı artık.

Kimsenin gitmediği, görüp duymadığı bir uçurumun kenarına gidip avazımın çıktığı kadar "Yeteeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeerrrr" diye bağırasım var.

Faydası olur mu?

Olmaz...

Psikolojim bozuldu. Zaten bozuktu. İyice parçalandı artık. Ama burada RDM'ye gitmek isteyenlere izine gitmek için numara yapan adam gözüyle bakıyorlar. William Wundt'un, Maslow'un, Roger'ın, Jung'un hatta Freud'un bile kemikleri sızlıyordur. İnsan bünyesini yıpratmak için özel çaba, süründürme ve sindirme politikası için sınırsız gayret gösteriyorlar. Derdimi anlatacak kimse yok. Hiç kimse... Ruh ölümüm gerçekleşti artık...

Durduk yere kafam titriyor. Adım her söylendiğinde cezaya maruz kalmanın bir sonucu olacak bir iş verileceği, birilerinden azar yiyeceğim korkusuyla bir anda irkiliyorum. Sürekli ağlayasım var. Ağlamaya çalıştığım zamanlarda da gözümden yaş akmaksızın dakikalarca hıçkırıyorum. Bıraksam sonsuza kadar sürecekmiş gibi... Ve bu durum benden başka kimsenin umrunda değil. Buralarda kendini insan yerine koyup, onun bir ruhu olduğunu düşünen ve incinebileceğinin, hasar görebileceğinin bilincinde olan kimse yok. 41 tane hidrolik makinanın arasında yaşıyorum. Başımızdakilerde bu makinenin bağlı olduğu ana kofralar... Kablolar çelik kaplama ve delmeye, yırtmaya çalışanalar çelikten ağır zulüm kırbacıyla kırbaçlanıyorlar.

Bünyem mosmor oldu. Dayanacak gücüm, damarlarımda dolaşak kanım kalmadı. Büzüldüm, içime çekildim. Sönmüş bir balon gibi bir köşeye fırlatılmışlık var içimde..

Ama Allah bunun hesabını çok kötü soracak. "Karşıma kul hakkıyla gelmeyin" emri hala tazeliğini koruyor. İnsanın olduğu yerde insaf yoksa insanlar hayvana dönüşür. "Askerde kul hakkı diye bir şey yoktur" diye bir şey yoktur. Asker insandır, kuldur ve kul varsa hak muhakkak geçer.

A.S

MARMARİS - EKİM 2011

4 Aralık 2011 Pazar

SİYAHLAŞMA....

Görüyorum ki siyahlaşıyorsun...

Siyahlaşma...

Siyah yasın rengidir, karamsarlığa delalet eder. Yas ise ölenin ardından tutulur. Gidenin ardından yas tutmak mantıksızdır. Geleceğe çakılmış fenerin üstüne katran dökmektir.

Hani "Hayat umut akan bir sudur ve elbet yolunu bulur" diyordun... Siyahlaştıkça karanlığa çekilirsin ve hayatın gözleri karanlıkta yolunu bulacak özgürlüğe ve yeteneğe sahip değildir.

Siyahlaşmak, içinde kaynayan kazanın suyunu dışarı dökmektir. Ama kaynar suyun kimseye zarar vermediğini düşünmek de hatadır. Su döküldüğü yerde kalmaz sadece... Sıçrar, yayılır, ya da bir yolunu bulup gitmeye akmaya, yakmaya çalışır.

"Tabiat ezelidir. Tabiatı bozmak günahtır."

Siyahı çok severim, ama bu benim tabiatimdir. Ve ben siyahın üzerine başka renkler karıştırıp aslı bozarsam suretlere olan meylim ziyadeleşir ve hiç bir zaman suret aslın yerini tutmaz.

Siyah, öyle bir renktir ki yanına ne koysanız yakışır. Ama yanına yine bir siyah yaftalarsanız orda bir müştereklikten söz edilemez. Çifti teke düşürmek, siyahı yanlızlaştırmaktır bu, cinayettir bu... Siyahın aşık olduğu renklere ihanettir, siyaha, siyahın asaletine saygıda kusurdur...

Ve en nihayetinde renklerin siyahlaşmaya çalışması en çok siyahları yaralar...

Her şey aslıyla kaimdir ve her şey aslına dönecektir...

Siyahın hatrı için...

Ne olur yapma!!!

A.S