Sesler gerçekten kayıptan yahut kayıplardan gelmeye başladı...
Sesin kayba dönüşüp kayıplardan gelmesinin iki sebebi olabilir;
1-) Boş ve dipsiz bir kuyuya haykırırcasına ve sonucunu katre katre ümit ederek bağırmışsındır ama bir halta yaramamıştır; onun yankıları geliyordur...
2-) Ya da bilinçaltında oluşan "iç sesler" zamansız ve moralsiz bir "dış ses" hegemonyasına maruz kalmıştır, aslında duydukların iç sestir...
Bazen ikisi de aynı anda tecelli edebilir. O zaman da iç sesler dışa, dış sesler kayba dönüşür. Sen yine boğazını yırttığınla kalırsın. Çünkü ses dalgalarını yönlendirdiğin şey bir duvara, ya da değersiz bir madene dönüşmüş olabilir.
Yapacak hiçbir şey yoktur. Eline balyoz alıp duvarı kırmaya çalışırsan balyoz geri teper.
En iyisi hiçbir şey olmamış gibi yaşamaktır, hayatına değersizlik katan ne varsa hepsini içine atıp, yine değerli yönlerden istifade etmektir.
Yoksa...
Mustafa Kutlu'nun dediği gibi...
Ya tahammül, ya sefer...
4 Eylül 2012 Salı
3 Eylül 2012 Pazartesi
Kısa Hikaye... Vol.1
UYARI: Aşağıya yazı diye yazılmış harfler bütünü ya da sanki başyapıtmış gibi anlatılmış cümleler ve olaylar yumağı, tamamen hayal ürünü değildir. İçinde su katılmamış gerçekler olduğu gibi, rezil edilmiş ve parçalanmış hayaller de vardır. Bazen hangisinin gerçek hangisinin hayal olduğunu karıştırabilirsiniz. Olsun... Ben de çözemedim henüz... Sıkıntı yok... Sıkıldığınız yerde okumayı bırakıp, gidip bir yerlerde çay içebilirsiniz...
*******************
Yıl xxx... Aylardan Ağustos... Bir zamanlar İstanbul'da doğan her çocuğun doğduğu hastanede doğdu o da. Eğer aklı erseydi bu kadar klasik bir denklemin içinde bulunmak istemezdi şüphesiz. Düşünsene... Halk Ekmek Kuyruğunda bekleyen onlarca insandan birisin. Ya da aynı hastanede doğmuş 1000 lerce çocuktan birisin. Belki de her şey, herkesin doğduğu hastanede doğmasından kaynaklanıyordur. Ama eğer herkes orada doğduysa, orada doğan herkes aynı kaderi yaşamalıdır. Yanlış tabi ki... Ne alakası var? Ama "Nerede doğdun?" dediklerinde gururlanarak kimsenin adını duymadığı ve belki o doğduktan bir sene sonra kapanmış ve bir daha dünyanın hiçbir yerinde hiçbir şubesi açılmamış bir hastane ismi vermeyi çok isterdi...
Ama aklı ermiyordu işte...
Belki de tarihinin en talihli dönemini bebeklik zamanında yaşadı. Çünkü sülalede yaşayan bütün bebeklerin aksine çok sağlıklı doğmuştu ve hiç ağlamıyordu. Türkiye'nin dört bir yanından akrabaların hepsi tekrar tekrar hem anne hem baba tarafından sülalenin bu en küçük üyesini görmeye geliyorlardı. O ise her şeyden habersiz kendisine çevrilmiş ve kucaktan kucağa gezerken bir yandan da anlamsız sevgi sözcüklerine maruz kalıyordu.
Okul çağına kadar geçirdiği dönem onun belki de en kaliteli dönemiydi. Babasının eve her ay getirdiği TÜRKİYE ÇOCUK dergisine bayılıyordu. Orada yer alan karikatürleri dikkatle inceliyor ve yazılarını okuyamadığı halde kafasından hikayeler uydurarak onları seslendirmeye, farklı amaçlarla çizilmiş farklı öyküleri özgürce bambaşka bir boyuta taşıyordu. Renkli olanlarını kendi seslendiriyor, renksiz olanları ise mutaftaktan aşırdığı büyük yoğurt kovasına koyduğu renkli boya kalemleriyle boyuyordu. Tek kuralı vardı ve beraber boyama yaptığı arkadaşlarına kızarak haykırıyordu bu konuda: DIŞINA TAŞIRMA... Her şey mükemmel olmalıydı.
Ailede kim akıl ettiyse, birileri ona kutu kutu lego getirdi. Günlerce hiç dışarı çıkmadan legolardan şehirler kurdu, oyunlar planladı ve hiç kimseye çaktırmadan, çatmadan sessizce kendi kendine oynadı. Sülale şoktaydı. Çünkü bu kadar uslu ve uysal bir çocuk görmemişlerdi. Herkesin ilgi odağıydı. Akraba toplantılarında bunalıyordu adeta. O bir an önce legolarına dönmek ve saatlerce yeni evler planlamak istiyordu. Arada küçük abuklukları oluyordu elbet. Mesela ayakkabı boyasını alıp beyaz duvarları öbek öbek boyamak ve gömme dolabın içindeki duvara T.Ç dergisinde gördüğü karikatürleri çizmek gibi...
Bu yaramazlıklar yüzünden babasından şiddetli dayaklar yedi... Ardından babası kıyamayıp gönlünü alıyor ve arabayla gezmeye çıkarıyordu ama o bunları hep içine atmakla meşguldu. Yine de babasını çok seviyor ve onun gözüne farklı bakıyordu.
O zamana kadar arkadaşlarıyla çok iyi geçiniyordu. Hiçbir sıkıntısı yoktu.
Her şey okul açıldığında berbat olacaktı....
Derken okul açıldı.
İlk gün...
Sessiz, sedasız annesinin yanında oturuyordu. Diğer çocuklardan ağlayanlar, sızlayanlar... Hepsine şaşkın şaşkın bakıyordu. Neden ağladıklarını bir türlü çözemedi... Sadece öğretmeninin ona gösterdiği "her satıra bir sürü dik çizgi" ödevini eksiksiz yapma peşindeydi. Neticede öğretmen en güzel ödev olarak onun ödevini seçti. Çok mutluydu... Havasından geçilmiyordu.
Bir hafta boyunca bütün ödevlerde hep birinci oldu. Ama sıra boy sırası ve oturma planına geldiğinde işler değişti. Hayal kırıklıklarının ya da gönül kırıklıklarının ilkini ve en büyüğünü burada yaşadı.
Öğretmen, oturma planı yapacaktı ve herkesi boy sırasına dizmesi gerekiyordu. Boy sırası yapıldığında o en öndeydi.. Çünkü boyu çok kısaydı ve çok küçüktü. Ondan bir uzun boylu olan arkadaşıyla arasında bile müthiş fark vardı. Bu tablo karşısında öğretmeni kahkahayı bastı ve bir isim buldu ona: "Küçük XXX"
İşte buna çok bozulmuştu. En ön sıraya oturdu. Bütün arkadaşları onunla dalga geçmeye başladı. Öğretmen boy sırasını grafik haline getirip sınıfın panosuna asmıştı. Grafiğe 40 metre uzaktan bakınca bile onun boyu belli oluyordu. En koyu renklisi ve en başta olanı... Yani en küçük olanı...
Bir sene boyunca arkadaşları dalga geçti onunla... O da sadece dalga geçmelere yüzünü astı geçti. Onlara farklı kulvarda cevap verme arayışına girdi. Okumayı ilk o söktü sınıfta. Herkesten güzel ve hızlı okuyordu.
Ama diğer konularda çok şanssızdı...
Bir kere okulun tuvaletine kesinlikle gidemiyordu. Çünkü orada çok büyük ve adama benzeyen ortaokul abiler vardı. Tuvalette kavgalar edip sigara içiyorlardı. Boyları da çok uzundu. Bir kere tuvalete gitme teşebbüsü sırık boylu bir ortaokullunun yolunu kesmesi ve ona "Yasak, git başka yere işe" demesiyle son bulmuştu. O da gün boyu tutuyordu kendini... Ama evi çok uzaktı. Servisle tam 1 saat sürüyordu gidip gelmesi... Serviste dayanabildiği kadar dayanıyor, dayanamadığı yerde kendini salıveriyordu servisin deri koltuklarına :) Sonra da ağlayarak iniyordu servisten... Annesi ıslak pantolonunu görmesin ve yine onu azarlamasın diye dışarıda oynuyormuş gibi yapıp pantolunun kurumasını bekliyor, kendince annesini kandırmış oluyordu.
Yine bir gün...
Okul servisinin freni 450 Konutlar diye bir yerin muazzam yokuşunda patlayıverdi. Yokuş aşağı 80 km hızla duvara çarparak durabildi ancak. Ayağı kırılanlar, kaşı patlayanlar, dişi çıkanlar, kulağı kanayanlar... Korkunç bir manzara... Kendisinde sadece bir çizik... Ama o da tam alnında...
O günden sonra okula gitmek istemedi uzun bir süre... Her şeyden soğudu... Henüz birinci sınıftaydı... Annesinin, babasının ve öğretmeninin zoruyla ikna edildi. Eski servis kaza yaptığı için o tamir edilene kadar idareten bir minibüs bulmuşlardı. Kırık dökük bir külüstür... Daha ilk gün, zorla ikna edilerek gittiği okulun dönüşünde servisin motoru patladı ve yolda kaldılar... Herkesin ailesine haber verildi ve aileler gelip çocuklarını aldılar. İkinci bir travma daha... Bu olaydan sonraki okula gitmeme inadı tam 2 hafta sürdü... Birisi yanında okul dediği an hızla yerinden fırlıyor ve okul lafı edeni tekmeliyordu.
2.haftadan sonra okula gittiğinde değişik bir havaya bürünmüştü. Sesi pısı çıkmıyor, kimseyle konuşmuyor ve teneffüslere çıkmak dahi istemiyordu. O günlerden birinin sonunda ve en kötü ihtimal olan son dersin matematik olduğu bir günde öğretmeni tahtaya bir matematik sorusu yazdı. Herkes harıl harıl çözerken o günler önce yaptığı kazayı ve legolarını düşünüyordu. Defterinde çözülmeyi bekleyen problemin çözüm kısmını karaladı ve sertçe defteri kapattı. Çözmek istemiyordu. Öğretmenine seslendi:
- Öğretmenim problemi çözdüm, küçük kitaplarımı okuyabilir miyim?
- Getir bakiyim defterini...
Dank! Titreye titreye yerinden kalktı ve öğretmenine yine titreyen ellerle defteri uzattı. Öğretmen çözüm kısmının boş olduğunu görünce sanki bütün sınıf anlaşmış gibi bir anda o tatlı uğultuyu kesti ve sınıf sessizliğe büründü. Bütün gözler onun üzerindeydi artık. Sanki salon kararmış ve sahne aydınlıktı. Işıkları kapatılmış bir stadyumun orta yuvarlağındaydı tek başına...
- XXX... Niye yalan söylüyorsun? Yapmamışsın ödevini...
Hiçbir şey diyemedi... Sadece öğretmeni vurduğunda acımasın diye elleriyle yanaklarını kapattı. Sınıfın en çalışkanı olmasına rağmen en tembel öğrencinin bile çözdüğü bir sınıfta, en tembel öğrencinin alay dolu bakışlarına maruz kalmak titretiyordu her yerini. Öğretmeni vurmadı. Ama ne kadar kötü söz varsa hepsini söyledi. Defterini aldı ve yerine oturdu.
Bir kaç sene boyunca hiç tahtaya kalkmadı kendi isteğiyle... Derslerde hiç parmak kaldırmıyor ama bütün yazılılardan 5 alıyordu. Bazen bütün sınıfın apışıp kaldığı sorularda öğretmen köşesinde sessiz sedasız oturan XXX'e bakıyor ve "XXX, kalk çöz bakiyim" diyor o da ayağını sürüye sürüye gelip 1 dakikada soruyu çözüp yerine oturuyordu. Öğretmen matematik anlatırken o aşağıda teyzesinin doğum günü hediyesi olarak aldığı kitap setinden kitaplar okuyordu gizlice...
Peşinden müthiş bir hastalık...
Bademcikleri artık iltihap kaplamıştı. Kanındaki iltihap oranı (ASO) normal sınırı tam 15 kat geçmişti. Romatizma başgösterdi. Ayakları tutmuyordu. Doktor bir sene boyunca her on günde bir iğne yazmıştı. İğne günü geldiğinde artık romatizma ağrıları tavan yapıyor iğneye götürmek için gelecek babasını evde yere oturarak bekliyordu. Babanın işi olduğu zaman da annesi hiç üşenmeden XXX'i sırtına alıyor sağlık ocağına götürüyordu.
İş ameliyatla son buldu...
Henüz 8 yaşında iken bademcikleri alındı. Sancılı bir ameliyat sürecinin ardından tekrar okula döndüğünde kendini yabancı bir ülkede gibi hissetti.. İyice soğumuştu artık...
Okul bir an önce bitsin diye dua ediyordu, son dersin son zili çaldığında sevinçten havalara uçarak servise dönüyor ve arkadaşlarıyla eğleniyordu. Okul onun için geçiştirilmesi gereken bir hadise halini almıştı. Bir an önce bitmeli ve legolardan yeni şekiller tasarlamalı ya da daha iyi nasıl frikik atılır onun tespitlerini yapmalıydı. Ya da teyze hediyesi olan kitap seti bitirilmeliydi. Bunun gibi 5-6 set daha lazımdı. Sırf bunun için teyzesinin eteğine yapışıp onu kırtasiye kırtasiye gezdirip kitap aradı. Kadın tükendi ama küçücük bedeniyle "daha yeni başlıyoruz" dercesine onda en ufak bir yorgunluk belirtisi yoktu. Kucak dolusu kitapla eve döndüğünde babası ona şu cümleyi kullandı:
- Oğlum psikopat mısın lan? Kitap mı satıcan nabıcan?
Kitaplı günler başlıyordu artık... Legolar ve futbol yerini yavaş yavaş kitaplara bıraktı. Mahalle arkadaşları hergün kapıyı aşındırıyorlar ama ödevim var diyip hepsini geri yolluyor ve kitap okumaya devam ediyordu.
Kitaplı günler bir süre devam etti...
Peşinden uykusuz günler... Gece 1 de yatıyor ve sabah 6 da kalkıyordu. Üstelik gün içinde hiç de uykusu gelmiyordu. Annesi durumdan şüphelenerek doktora götürdü. Doktor bana "Bak uyumazsan sana iğne yaparım" diyor ama annesini bir kenara çekip fısır fısır bir şeyler anlatıyordu. O fısıldaşmalarda neler konuşulduğunu hiç öğrenemedi zaten... Ama herhalde iyi bir şeydi...
************
Bir kaç sene sonra, yani 4.sınıfa geldiğinde kendisinde hiçbir bedensel değişikliğin olmadığını farketti. Onu 4.sınıfların olduğu kata giderken gören nöbetçi öğretmenlerden hep azar işitiyordu:
- Oğluuum... Birinci sınıflar orda değil... Nereye???
Bu çöküntüye gidecek olaylar silsilesinin ilk parçasıydı. Üstelik bir de aşk belası sarmıştı başına... Sınıfın en güzel kızına aşık olmuştu her erkek çocuğu gibi. Ama kız boşnaktı ve genetiği öyle emrettiği için XXX'ten tam 3 kat iri ve uzun boyluydu. XXX kıza hayran hayran bakıyor ama kız gelip onun çocuk sever gibi yanaklarını sıkıyordu. Onunla sürekli konuşma isteği kendisini biraz açmasına vesile oldu. Sınıfta artık kendini daha rahat hissediyor, küçük bedenin dert etmiyormuş gibi görünüyor ve Küçük XXX artık kabuğundan yavaş yavaş çıkıyordu. Derslere katılma, yazılılardan hep yüz alma da eklenince sınıfın bir anda popüleri haline geldi. Peşinden çocuksu kıskançlık tripleri...
Kavga...
Sıra arkadaşıyla tartıştı. Çocuk kendisinden 2 kat büyüktü. Ama televizyonlarda görmüştü. Kavga edecekti. 3.teneffüs okulun arka bahçesini rezerve ettiler kavga için... İkisi de emin adımlarla oraya doğru yürüdü ve daldılar birbirlerine... Bir güzel dayak yedi... Üstüne bir hafta bütün sınıfın alay konusu oldu. Tekrar eksiye düşme ve kabuğuna çekilme günleri başlamıştı. Artık kimseye bir şey diyemiyordu. Çünkü dese, kavga edecek gücü ve kuvveti yoktu. Sınıftaki kızlardan bile dayak yemeye başladı. Kimseye sesini çıkarmadığı için sıra arkadaşı bunu ezmeye ve zulmetmeye başlamıştı. Artık dayanacak gücü yoktu. Babasına şikayet ettiğine de pişman oldu zaten. Çünkü babası resmen okulu dağıttı. Olaylar çıktı, aileler birbirine girdi. Bütün bunlara sebebiyet vermek artık bütün sinirlerini boşandırmıştı. Sınıfın en güçlü çocuğu attığı tek bakışla elinden bisküviyi alıyor ve yiyordu. Ona da çıt çıkarmadan tahammül etmek kalıyordu. Sabırsızlıkla ortaokulu, yani kravat takacağı, yani büyük adam olacağı günü beklemeye başladı...
Çünkü kravat takınca boyunun uzayacağını ve adam olacağını belki kavgalarda dayak yiyen değil atan taraf olacağını düşünüyordu.
5.sınıfın müsamere hazırlıklarına etkili bir giriş yaptı. 4 arkadaşıyla beraber ATHENA grubunun bir şarkısını sahnede canlandıracaklar ve Yılmaz Erdoğan'ın "Haybeden Gerçeküstü Konuşmalar" kitabından kendi yaşlarına göre uyarlanmış bir bölümü, o çok sevdiği, sınıfın en güzel kızıyla oynayacaklardı.
Hepsinin de üstesinden hakkıyla geldi...
Artık kravat takma ve açılma zamanı gelmişti...
Her şey tıkırındaydı...
Bir husus hariç...
******
(devamı gelecek)
*******************
Yıl xxx... Aylardan Ağustos... Bir zamanlar İstanbul'da doğan her çocuğun doğduğu hastanede doğdu o da. Eğer aklı erseydi bu kadar klasik bir denklemin içinde bulunmak istemezdi şüphesiz. Düşünsene... Halk Ekmek Kuyruğunda bekleyen onlarca insandan birisin. Ya da aynı hastanede doğmuş 1000 lerce çocuktan birisin. Belki de her şey, herkesin doğduğu hastanede doğmasından kaynaklanıyordur. Ama eğer herkes orada doğduysa, orada doğan herkes aynı kaderi yaşamalıdır. Yanlış tabi ki... Ne alakası var? Ama "Nerede doğdun?" dediklerinde gururlanarak kimsenin adını duymadığı ve belki o doğduktan bir sene sonra kapanmış ve bir daha dünyanın hiçbir yerinde hiçbir şubesi açılmamış bir hastane ismi vermeyi çok isterdi...
Ama aklı ermiyordu işte...
Belki de tarihinin en talihli dönemini bebeklik zamanında yaşadı. Çünkü sülalede yaşayan bütün bebeklerin aksine çok sağlıklı doğmuştu ve hiç ağlamıyordu. Türkiye'nin dört bir yanından akrabaların hepsi tekrar tekrar hem anne hem baba tarafından sülalenin bu en küçük üyesini görmeye geliyorlardı. O ise her şeyden habersiz kendisine çevrilmiş ve kucaktan kucağa gezerken bir yandan da anlamsız sevgi sözcüklerine maruz kalıyordu.
Okul çağına kadar geçirdiği dönem onun belki de en kaliteli dönemiydi. Babasının eve her ay getirdiği TÜRKİYE ÇOCUK dergisine bayılıyordu. Orada yer alan karikatürleri dikkatle inceliyor ve yazılarını okuyamadığı halde kafasından hikayeler uydurarak onları seslendirmeye, farklı amaçlarla çizilmiş farklı öyküleri özgürce bambaşka bir boyuta taşıyordu. Renkli olanlarını kendi seslendiriyor, renksiz olanları ise mutaftaktan aşırdığı büyük yoğurt kovasına koyduğu renkli boya kalemleriyle boyuyordu. Tek kuralı vardı ve beraber boyama yaptığı arkadaşlarına kızarak haykırıyordu bu konuda: DIŞINA TAŞIRMA... Her şey mükemmel olmalıydı.
Ailede kim akıl ettiyse, birileri ona kutu kutu lego getirdi. Günlerce hiç dışarı çıkmadan legolardan şehirler kurdu, oyunlar planladı ve hiç kimseye çaktırmadan, çatmadan sessizce kendi kendine oynadı. Sülale şoktaydı. Çünkü bu kadar uslu ve uysal bir çocuk görmemişlerdi. Herkesin ilgi odağıydı. Akraba toplantılarında bunalıyordu adeta. O bir an önce legolarına dönmek ve saatlerce yeni evler planlamak istiyordu. Arada küçük abuklukları oluyordu elbet. Mesela ayakkabı boyasını alıp beyaz duvarları öbek öbek boyamak ve gömme dolabın içindeki duvara T.Ç dergisinde gördüğü karikatürleri çizmek gibi...
Bu yaramazlıklar yüzünden babasından şiddetli dayaklar yedi... Ardından babası kıyamayıp gönlünü alıyor ve arabayla gezmeye çıkarıyordu ama o bunları hep içine atmakla meşguldu. Yine de babasını çok seviyor ve onun gözüne farklı bakıyordu.
O zamana kadar arkadaşlarıyla çok iyi geçiniyordu. Hiçbir sıkıntısı yoktu.
Her şey okul açıldığında berbat olacaktı....
Derken okul açıldı.
İlk gün...
Sessiz, sedasız annesinin yanında oturuyordu. Diğer çocuklardan ağlayanlar, sızlayanlar... Hepsine şaşkın şaşkın bakıyordu. Neden ağladıklarını bir türlü çözemedi... Sadece öğretmeninin ona gösterdiği "her satıra bir sürü dik çizgi" ödevini eksiksiz yapma peşindeydi. Neticede öğretmen en güzel ödev olarak onun ödevini seçti. Çok mutluydu... Havasından geçilmiyordu.
Bir hafta boyunca bütün ödevlerde hep birinci oldu. Ama sıra boy sırası ve oturma planına geldiğinde işler değişti. Hayal kırıklıklarının ya da gönül kırıklıklarının ilkini ve en büyüğünü burada yaşadı.
Öğretmen, oturma planı yapacaktı ve herkesi boy sırasına dizmesi gerekiyordu. Boy sırası yapıldığında o en öndeydi.. Çünkü boyu çok kısaydı ve çok küçüktü. Ondan bir uzun boylu olan arkadaşıyla arasında bile müthiş fark vardı. Bu tablo karşısında öğretmeni kahkahayı bastı ve bir isim buldu ona: "Küçük XXX"
İşte buna çok bozulmuştu. En ön sıraya oturdu. Bütün arkadaşları onunla dalga geçmeye başladı. Öğretmen boy sırasını grafik haline getirip sınıfın panosuna asmıştı. Grafiğe 40 metre uzaktan bakınca bile onun boyu belli oluyordu. En koyu renklisi ve en başta olanı... Yani en küçük olanı...
Bir sene boyunca arkadaşları dalga geçti onunla... O da sadece dalga geçmelere yüzünü astı geçti. Onlara farklı kulvarda cevap verme arayışına girdi. Okumayı ilk o söktü sınıfta. Herkesten güzel ve hızlı okuyordu.
Ama diğer konularda çok şanssızdı...
Bir kere okulun tuvaletine kesinlikle gidemiyordu. Çünkü orada çok büyük ve adama benzeyen ortaokul abiler vardı. Tuvalette kavgalar edip sigara içiyorlardı. Boyları da çok uzundu. Bir kere tuvalete gitme teşebbüsü sırık boylu bir ortaokullunun yolunu kesmesi ve ona "Yasak, git başka yere işe" demesiyle son bulmuştu. O da gün boyu tutuyordu kendini... Ama evi çok uzaktı. Servisle tam 1 saat sürüyordu gidip gelmesi... Serviste dayanabildiği kadar dayanıyor, dayanamadığı yerde kendini salıveriyordu servisin deri koltuklarına :) Sonra da ağlayarak iniyordu servisten... Annesi ıslak pantolonunu görmesin ve yine onu azarlamasın diye dışarıda oynuyormuş gibi yapıp pantolunun kurumasını bekliyor, kendince annesini kandırmış oluyordu.
Yine bir gün...
Okul servisinin freni 450 Konutlar diye bir yerin muazzam yokuşunda patlayıverdi. Yokuş aşağı 80 km hızla duvara çarparak durabildi ancak. Ayağı kırılanlar, kaşı patlayanlar, dişi çıkanlar, kulağı kanayanlar... Korkunç bir manzara... Kendisinde sadece bir çizik... Ama o da tam alnında...
O günden sonra okula gitmek istemedi uzun bir süre... Her şeyden soğudu... Henüz birinci sınıftaydı... Annesinin, babasının ve öğretmeninin zoruyla ikna edildi. Eski servis kaza yaptığı için o tamir edilene kadar idareten bir minibüs bulmuşlardı. Kırık dökük bir külüstür... Daha ilk gün, zorla ikna edilerek gittiği okulun dönüşünde servisin motoru patladı ve yolda kaldılar... Herkesin ailesine haber verildi ve aileler gelip çocuklarını aldılar. İkinci bir travma daha... Bu olaydan sonraki okula gitmeme inadı tam 2 hafta sürdü... Birisi yanında okul dediği an hızla yerinden fırlıyor ve okul lafı edeni tekmeliyordu.
2.haftadan sonra okula gittiğinde değişik bir havaya bürünmüştü. Sesi pısı çıkmıyor, kimseyle konuşmuyor ve teneffüslere çıkmak dahi istemiyordu. O günlerden birinin sonunda ve en kötü ihtimal olan son dersin matematik olduğu bir günde öğretmeni tahtaya bir matematik sorusu yazdı. Herkes harıl harıl çözerken o günler önce yaptığı kazayı ve legolarını düşünüyordu. Defterinde çözülmeyi bekleyen problemin çözüm kısmını karaladı ve sertçe defteri kapattı. Çözmek istemiyordu. Öğretmenine seslendi:
- Öğretmenim problemi çözdüm, küçük kitaplarımı okuyabilir miyim?
- Getir bakiyim defterini...
Dank! Titreye titreye yerinden kalktı ve öğretmenine yine titreyen ellerle defteri uzattı. Öğretmen çözüm kısmının boş olduğunu görünce sanki bütün sınıf anlaşmış gibi bir anda o tatlı uğultuyu kesti ve sınıf sessizliğe büründü. Bütün gözler onun üzerindeydi artık. Sanki salon kararmış ve sahne aydınlıktı. Işıkları kapatılmış bir stadyumun orta yuvarlağındaydı tek başına...
- XXX... Niye yalan söylüyorsun? Yapmamışsın ödevini...
Hiçbir şey diyemedi... Sadece öğretmeni vurduğunda acımasın diye elleriyle yanaklarını kapattı. Sınıfın en çalışkanı olmasına rağmen en tembel öğrencinin bile çözdüğü bir sınıfta, en tembel öğrencinin alay dolu bakışlarına maruz kalmak titretiyordu her yerini. Öğretmeni vurmadı. Ama ne kadar kötü söz varsa hepsini söyledi. Defterini aldı ve yerine oturdu.
Bir kaç sene boyunca hiç tahtaya kalkmadı kendi isteğiyle... Derslerde hiç parmak kaldırmıyor ama bütün yazılılardan 5 alıyordu. Bazen bütün sınıfın apışıp kaldığı sorularda öğretmen köşesinde sessiz sedasız oturan XXX'e bakıyor ve "XXX, kalk çöz bakiyim" diyor o da ayağını sürüye sürüye gelip 1 dakikada soruyu çözüp yerine oturuyordu. Öğretmen matematik anlatırken o aşağıda teyzesinin doğum günü hediyesi olarak aldığı kitap setinden kitaplar okuyordu gizlice...
Peşinden müthiş bir hastalık...
Bademcikleri artık iltihap kaplamıştı. Kanındaki iltihap oranı (ASO) normal sınırı tam 15 kat geçmişti. Romatizma başgösterdi. Ayakları tutmuyordu. Doktor bir sene boyunca her on günde bir iğne yazmıştı. İğne günü geldiğinde artık romatizma ağrıları tavan yapıyor iğneye götürmek için gelecek babasını evde yere oturarak bekliyordu. Babanın işi olduğu zaman da annesi hiç üşenmeden XXX'i sırtına alıyor sağlık ocağına götürüyordu.
İş ameliyatla son buldu...
Henüz 8 yaşında iken bademcikleri alındı. Sancılı bir ameliyat sürecinin ardından tekrar okula döndüğünde kendini yabancı bir ülkede gibi hissetti.. İyice soğumuştu artık...
Okul bir an önce bitsin diye dua ediyordu, son dersin son zili çaldığında sevinçten havalara uçarak servise dönüyor ve arkadaşlarıyla eğleniyordu. Okul onun için geçiştirilmesi gereken bir hadise halini almıştı. Bir an önce bitmeli ve legolardan yeni şekiller tasarlamalı ya da daha iyi nasıl frikik atılır onun tespitlerini yapmalıydı. Ya da teyze hediyesi olan kitap seti bitirilmeliydi. Bunun gibi 5-6 set daha lazımdı. Sırf bunun için teyzesinin eteğine yapışıp onu kırtasiye kırtasiye gezdirip kitap aradı. Kadın tükendi ama küçücük bedeniyle "daha yeni başlıyoruz" dercesine onda en ufak bir yorgunluk belirtisi yoktu. Kucak dolusu kitapla eve döndüğünde babası ona şu cümleyi kullandı:
- Oğlum psikopat mısın lan? Kitap mı satıcan nabıcan?
Kitaplı günler başlıyordu artık... Legolar ve futbol yerini yavaş yavaş kitaplara bıraktı. Mahalle arkadaşları hergün kapıyı aşındırıyorlar ama ödevim var diyip hepsini geri yolluyor ve kitap okumaya devam ediyordu.
Kitaplı günler bir süre devam etti...
Peşinden uykusuz günler... Gece 1 de yatıyor ve sabah 6 da kalkıyordu. Üstelik gün içinde hiç de uykusu gelmiyordu. Annesi durumdan şüphelenerek doktora götürdü. Doktor bana "Bak uyumazsan sana iğne yaparım" diyor ama annesini bir kenara çekip fısır fısır bir şeyler anlatıyordu. O fısıldaşmalarda neler konuşulduğunu hiç öğrenemedi zaten... Ama herhalde iyi bir şeydi...
************
Bir kaç sene sonra, yani 4.sınıfa geldiğinde kendisinde hiçbir bedensel değişikliğin olmadığını farketti. Onu 4.sınıfların olduğu kata giderken gören nöbetçi öğretmenlerden hep azar işitiyordu:
- Oğluuum... Birinci sınıflar orda değil... Nereye???
Bu çöküntüye gidecek olaylar silsilesinin ilk parçasıydı. Üstelik bir de aşk belası sarmıştı başına... Sınıfın en güzel kızına aşık olmuştu her erkek çocuğu gibi. Ama kız boşnaktı ve genetiği öyle emrettiği için XXX'ten tam 3 kat iri ve uzun boyluydu. XXX kıza hayran hayran bakıyor ama kız gelip onun çocuk sever gibi yanaklarını sıkıyordu. Onunla sürekli konuşma isteği kendisini biraz açmasına vesile oldu. Sınıfta artık kendini daha rahat hissediyor, küçük bedenin dert etmiyormuş gibi görünüyor ve Küçük XXX artık kabuğundan yavaş yavaş çıkıyordu. Derslere katılma, yazılılardan hep yüz alma da eklenince sınıfın bir anda popüleri haline geldi. Peşinden çocuksu kıskançlık tripleri...
Kavga...
Sıra arkadaşıyla tartıştı. Çocuk kendisinden 2 kat büyüktü. Ama televizyonlarda görmüştü. Kavga edecekti. 3.teneffüs okulun arka bahçesini rezerve ettiler kavga için... İkisi de emin adımlarla oraya doğru yürüdü ve daldılar birbirlerine... Bir güzel dayak yedi... Üstüne bir hafta bütün sınıfın alay konusu oldu. Tekrar eksiye düşme ve kabuğuna çekilme günleri başlamıştı. Artık kimseye bir şey diyemiyordu. Çünkü dese, kavga edecek gücü ve kuvveti yoktu. Sınıftaki kızlardan bile dayak yemeye başladı. Kimseye sesini çıkarmadığı için sıra arkadaşı bunu ezmeye ve zulmetmeye başlamıştı. Artık dayanacak gücü yoktu. Babasına şikayet ettiğine de pişman oldu zaten. Çünkü babası resmen okulu dağıttı. Olaylar çıktı, aileler birbirine girdi. Bütün bunlara sebebiyet vermek artık bütün sinirlerini boşandırmıştı. Sınıfın en güçlü çocuğu attığı tek bakışla elinden bisküviyi alıyor ve yiyordu. Ona da çıt çıkarmadan tahammül etmek kalıyordu. Sabırsızlıkla ortaokulu, yani kravat takacağı, yani büyük adam olacağı günü beklemeye başladı...
Çünkü kravat takınca boyunun uzayacağını ve adam olacağını belki kavgalarda dayak yiyen değil atan taraf olacağını düşünüyordu.
5.sınıfın müsamere hazırlıklarına etkili bir giriş yaptı. 4 arkadaşıyla beraber ATHENA grubunun bir şarkısını sahnede canlandıracaklar ve Yılmaz Erdoğan'ın "Haybeden Gerçeküstü Konuşmalar" kitabından kendi yaşlarına göre uyarlanmış bir bölümü, o çok sevdiği, sınıfın en güzel kızıyla oynayacaklardı.
Hepsinin de üstesinden hakkıyla geldi...
Artık kravat takma ve açılma zamanı gelmişti...
Her şey tıkırındaydı...
Bir husus hariç...
******
(devamı gelecek)
2 Eylül 2012 Pazar
Hangisi Daha Acılıydı?
"Konuşmaların gitgide etkisiz kalmasını artık büyük bir tepkisizlikle kabul ediyorum. Tüm kelimeler ağızdan çıkmak için sıralar halinde diziliyorlar ve ben sinirli bir hademe edasıyla "dağılın" diye böğürüyorum.
Gecenin bir vakti -hangi vakit kim bilir- uyanıp karşımdaki koca kitaplığa gözlerimi dikip içimden kendime sövmelerimi, sonra o küfürleri tekrar içime sokmaya çalışmalarımı şükür kimse duymuyor. Uyku, kendisine aşık olunduğunu bilen kibirli bir sevgili tavrı takınıp öyle nazlı geliyor ki, geldiğinde aşk maşk dinlemeyip iki tokat yapıştırasım geliyor.
Bazen adını koyamadığım Allahın belası o yeri, adını bilmediğim Allahın belasını öyle çok özlüyorum ki, özlem bir kelime olarak anlamını yitiriyor. Sığınaklarım, kitaplarım öyle anlarda bitiyor ki hırsımdan hangi sandalyeyi parçalasam diye etrafı tararken yorgun düşüyorum, düşümde sandalyelerden düşüyorum.
Çoğu zaman o sarışın mavi gözlü Türkçe öğretmenime aşık olduğumu sandığım zamanlara dönmek istiyorum. Sonra hala bekar olup olmadığını düşünürken buluyorum da kendimi şaşırmıyorum. Artık o kadar çok saçmalıyorum ki kimse şaşırmıyor.
Issızlığın ortasında çığlıklar atıyorum. Delirip delirmediğimi soruyorlar, hiç utanmadan bir de soruyorlar.
Özümde iyi bir insanım. Özür dilerim."
kaynak: kayipruhlukediler.blogspot.com
30 Ağustos 2012 Perşembe
28 Ağustos 2012 Salı
(ÇİŞ)İŞİMİZ VARRRR'dan bir bölüm... Nostalji :)
(Ofis dekoru... Masada oturan gözlüklü bir müdür ve hemen yanı başında bekleyen Selami ve Sermet... İkili sabırsız gibi bekleşmekteler. Müdür de önündeki dosyanın sayfalarını çok yavaş çevirmektedir.)
(Sermet, sıkılmış gibidir. En sonunda sabrı taşar.)
SERMET – Müdür bey, vinç çağıralım mı?
MÜDÜR – (Yavaşça döner) Niye?
SERMET – Sayfaları çevirmek diyorum zor geliyorsa... Tanıdığım iyi vinçler var da. Yani, ben yoruldum resmen siz o sayfaları çeviremedikçe be. E tabi bi yerde siz de haklısınız, devletin yükü ağırdır.
MÜDÜR – İstemez...
SERMET – (Selami'nin kulağına fısıldar) Oğlum, ben bu adamı biçerim. Bak beni zorla getirttin buraya zaten, yemin ediyorum hır çıkartırım. 20 dakkadır bekliyoruz, adam yüzümüze bile bakmadı lan.
SELAMİ – Rahat dur Sermet... Adam işini yapıyor.
SERMET – İş mi? Ulan bu adam, devlet dairesi dosya sayfası çevirme departmanında bile çalışamaz be. Baksana şuna. Dünyayı yitirmiş ahiretten kredi alır gibi yavşamış şerefsizim.
SELAMİ – Bana bak... 2 aydır, işşisiz ve açız... Şurda ağız tadıyla bi iş bulucaz, adamın burnundan getirtme...
(Müdür, kafasını dosyadan kaldırıp, bizimkilere bakar)
MÜDÜR – Buyurun. Ne istemiştiniz?
SERMET – Biz yarım kilo ilgi, bi kilo da alaka istemiştik. Bulunur mu siz de acaba?
SELAMİ – (hemen araya girer, şirin davranır) Eee efendim, biz iş bulmak için gelmiştik. Dediğiniz evrakları sekreterinize verdik. O da bizi size gönderdi. Konuşmak için. (Heyecanla cevap beklemekte)
MÜDÜR – (Gayet sakin) İyi... (Tekrar, işine döner)
(Selami'nin gülen çehresi bir anda ciddileşir.)
SERMET – Selami, geç şöyle (selami'yi itip, kendisi öne geçer)
SELAMİ – Sermet, yapma (Engellemeye çalışır)
SERMET – Çek lan elini...
MÜDÜR – (Başını yine yavaşça kaldırıp bakar) Ne yapıyorsunuz siz?
SERMET – Biz mi? Biz, 3 aydır menemen denen kimyasal karışımdan başka boğazından hiçbir besin maddesi geçmemiş, açlıktan ağzı fosseptik çukuruna dönüşen, 3 aydır iş bulma kurumlarının fayanslarını eskitmiş birer balta olarak, sizin gibi bir ağaca saplanmaya çalışıyoruz efenim. Ama gövdeniz biraz sağlam olduğu için aşmak zaman alıyor elbet.
MÜDÜR – (Sakin) İyi... (Tekrar işine döner)
SERMET – (Şaşkın. Sermet'e döner) Ulan adamın ağzına s....çtım, gıkı çıkmadı be. İnsan bi tepki verir, tadı güzelmiş, ya da tuzu eksikmiş
der. Ne hayvan adammış lan bu. (Tekrar müdüre döner, sesini yükseltir) Müdür bey! İş arıyoruz, iş...
MÜDÜR – (İşiyle ilgilenmektedir) Geçin şöyle...
(Selami ile Sermet koltuklara otururlar)
MÜDÜR – Adınız?
(İkisi de aynı anda isimlerini söylerler. Müdür, ikisine bakar.)
MÜDÜR – Adınız?
(Yine ikisi de aynı anda isimlerini söyerler. Müdür, yine bakar)
SERMET – Yaw, müdürüm, sen de adınız diyosun. Biz öyle kibarlıktan anlayan insanlar değiliz ki. Biz direkman hödüğüz yani. Sen kendini kasma boşuna. Di mi Selami, yanlışsam düzelt.
SELAMİ – (Tedirgin) Ee, evet... Sermet doğru söylüyor. (Şirin)Mesela, Siz şimdi, yine adınız diyin. Biz yine aynı anda cevap veririz, o derece yani.
MÜDÜR – Hasibinallaah...
SERMET – Müdürüm, sen öyle biz her laf söylediğimizde Allah'a da sığınma. Yoksa, maazallah cennete filan gidersin, huriler kapı dışarı eder seni.
MÜDÜR – O niye?
SERMET – Valla, ben huri olsam bu yavaşlıktaki bi adamla mesai yapmam. Yani, öbür taraf sonsuz diye işin cılkını çıkarmak mantıksız tabi. Sonsuza kadar seni mi bekliycem ben?
MÜDÜR – (Selami'ye döner) Adın ne?
SELAMİ – (Yine yalancı bi şirinlik) Selami, efendim...
MÜDÜR – (Gözlüğünün altından bakar) Soyadın var mı?
SELAMİ – (Bi anda ciddileşir) Nasıl yani?
MÜDÜR – Evladım, soyadın ne?
SELAMİ – (Hatırlar şirinlikle) Ha soyadımı soruyosunuz, ben de var mı deyince, bi anda yok mu acaba diye düşündüm... O yüzden...
MÜDÜR – Evladım, mesai bitene kadar soyadını söyliycek misin? Yoksa güvenliği çağırayım mı?
SELAMİ – Kelam efendim benim soyadım... Selami Kelam...
MÜDÜR – Daha önce bi yerde çalıştın mı?
SELAMİ – (Sermet'e bakar, kaş göz işareti yapar, ne diyim manasında, Sermet de yok de işareti yapar)Ee, yok... yok... Çalışmamışım
efendim.
MÜDÜR – (Müdür yine bakar) Çalışmamışsın. Senin haberin yok yani çalışmadığından öyle mi?
SELAMİ – Valla bilmem... Vardır herhalde... Yoksa, hangi salak çalışıp çalışmadığını bilmez değil mi?
(Müdür "ÇATTIK" dercesine bir el hareketi yapar)
MÜDÜR – (Sermet'e döner) Adın?
SERMET – Sermet Rahmet...
MÜDÜR – Soyadın?
SERMET – İşte Rahmet dedim ya... Daha ne diyim?
MÜDÜR – (Müdür, gözlüğünü çıkarıp, gözlerini oğuşturur) Biri soyadını unutur, biri soyadıyla beraber adını söyler... Nerden çıktınız lan
siz benim karşıma sabah sabah? Biri para mı verdi size gidip müdürü fitil edin diye...
SERMET – Valla, öyle bi şey yapmamız için para verseler, sen 73. beyin travmasını, 24. kalp krizini çoktan geçiriyo olurdun. O yüzden problem yok, devam et...
MÜDÜR – (Tekrar işine döner) Evet, şimdi adını ve soyadını söyle...
SERMET – Sermet Rahmet
MÜDÜR – Daha önce çalıştın mı?
SERMET – Nerde?
MÜDÜR – Ne biliyim ben nerde?
SERMET – E o zaman niye soruyon?
MÜDÜR – Evladım, herhangi bi yerde çalıştın mı diyorum.
SERMET – Ha öyle... Valla en son ortaokulda müzik dersine çalışmıştım. O da çıtır müzik hocası yüzünden...
MÜDÜR – Niye?
SERMET – Notaları ezberleyene sürpriz var diyince, ben de tabi, çağın getirdiği biyolojik hasletler itibariyle sürprizi şey zannettim
MÜDÜR – Ney zannettin?
SERMET – Şey işte
MÜDÜR – Ney işte?
SERMET – Müdür, Rtükle muhatap etme beni anla artık...
MÜDÜR – Tamam anladım. E, neymiş peki sürpriz?
SERMET – Ne biliyim ben...
MÜDÜR – Nasıl? Notaları ezberlemedin mi?
SERMET - Yo... Çalıştım ama ezberleyemedim. İşte o günden bugüne hiçbir şey, beni o zaman ki kadar çalışmaya teşvik etmediği
için hala işsizim gördüğünüz gibi.
MÜDÜR – İlla bi organın teşvik etmesi lazım kardeşim. Git, oku, çalış, tırmala, parçala. Bizi buraya el arabasıyla mı getirdiler sanıyorsun? Alnımızın teriyle geldik.
SERMET – Müdür, bana küçük Emrah edebiyatı yapıp kendini küçültme, ayrıca banane senin pis alnının, leş kokulu terinden be.
MÜDÜR – Emeğe saygı gösterin birazcık...
SERMET – Siz de emekçiye saygı gösterin birazcık..
(Sermet, müdüre hamle yapmak isteyince Selami engel olur, ortamı yumuşatmaya çalışır)
SELAMİ – Yapma Selami dur... (Müdüre döner) Müdür bey siz aldırmayın ona, onun alt çenesi gereğinden fazla inip kalkar da ... Devam edin siz lütfen...
MÜDÜR – Evet, nerde kalmıştık en son...
SERMET – (Yine hamle yapar,) En son ben seni parçalayacaktım, yarım kaldı....
(Selami yine araya girer)
SELAMİ – Beyler lütfen ama lütfen... Sermet sakin ol bi, otur şöyle..
SERMET – Selami, bu adam beni sabır taşı zannediyo, söyle ona ben bi çatladım mı, alayınızı ssss....
SELAMİ – Şiişşt... Sermet... Abi napıyosun lütfen, gözünün yağını yiğim...
SERMET – Tamam ulan, uzun etme, otur... İyiyim ben...
(Kısa bi sessizlik olur. Sonra Müdür tekrar bozar sessizliği)
MÜDÜR – (Sermet'e) Daha önce bir yerde çalıştın mı?
SERMET – Çalıştım...
MÜDÜR – Nerde?
SERMET – Benzincide...
MÜDÜR – Ne yapıyodun benzinlikte?
SERMET – (Sinirlenir) Mazot üretiyodum... Yaw müdür adamı ayar etme, benim gibi bi adam benzinlikte ne yapar?
MÜDÜR – Ne yapar?
SERMET – (Selami'ye bakar) Bak görüyor musun, zorla söylettirmeye çalışıyor soğan cücüğü... (Müdür'e döner) Müdür, istediğin kadar
edebiyat, kelime oyunu, cümle hokkabazlığı yapabilirsin, ama bana pompacıydım dedirtemezsin. (Bi anda, ne dedim ben ya şaşkınlığı yaşar, Selami de napıyosun dercesine bakar)
MÜDÜR – (Sırıtarak, yazar) Pom-pa-cıı...
SERMET – Yazdın mı lan yoksa?
MÜDÜR – (Kahkahaya boğulur) Yazdım tabi...
SERMET – Ulan adama bak, beni bütün iş adamlarına maymun diye kakalıycak... Bana bak, sil o pompacıyı, başına iş alma... Her ne kadar resmi olarak Pompacılığı bıraksak da arada bir rica üzerine pompalama yaparız...
MÜDÜR – Oturur musunuz yerinize lütfen...
SERMET – Tamam hadi, uzatma... Bize iş var mı yok mu onu söyle...
MÜDÜR – (Bir yandan da sayfaları karıştırmakta) Size iiiişşş... Size işşş.. Size iş... Tamam buldum...
(İkili heyecanlanırlar. Tam bu sırada, bir gonk sesi duyulur. Müdür, hemen defteri kitabı kapatıp kalkar ve giderken)
SERMET – Nereye lan?
MÜDÜR – Mesai bitti...
SERMET – (Müdür'ün üstüne atılır) Ulan ben senin...
(PERDE KAPANIR)
(Ç)İŞİMİZ VARRRR'dan bir bölüm... Eski günlerden...
(Sermet, Selami ve Süha bir çay bahçesinde oturmaktadırlar.Masa da tost, hamburger vs artıkları, boş tabaklar, bardaklar şişeler vs.Sermet ağzındaki son lokmayı yutar)
SERMET : (karnını tutar, doydum edasıyla) Ooyyy... Çok şükür bugün de doyduk...
SELAMİ : Valla kesene bereket Sühacım... Uzun zamandır tost yememiştim... Allah razı olsun...
SÜHA : Kesene bereket mi?
SERMET : Harbi lan Selami biz en son ne zaman böyle bişey yedik?
(Göz kırpar Selami'ye gülümseyerek.. Selami de Süha'ya çaktırmadan tamam işareti yapar sırıtarak)
SELAMİ : (İmalı) Valla bilmem ki... En son senin kışlık ceketinin iç cebinden üç zeytin çıktıydı... Onu hatırlıyorum bi...
SÜHA : (Şaşkın) E biz yaz ayındayız...
SERMET : Ne ulan? Kış meyvesi yazın yenemez mi? Soğuk hava depolarında saklıyorlar ya.
SÜHA : Sizin elbise dolabı soğuk hava deposu mu?
SERMET : Değil ama üç ayda üç zeytinin son kullanma tarihini geçirtecek kadar da işe yaramaz değil...
SÜHA : Abi ne boktan bi hayatınız var ya... Üç zeytinle ömürmü geçer...
SELAMİ : Geçmez ama sağolsun senin gibi dostlarımız sayesinde karnımız doyuyo...(Yine göz kırparSermet'e)
(Garson gelir ve hesabı bırakır. Kimse fişe uzanmaz...Birbirlerine bakarlar... Sermet, Süha'ya çaktırmadan fişe doğru hafifçe üfler ve fiş Süha'nın kucağına düşer. Selami gülücek gibi olur ama Sermet kaşlarını çatınca Selami toparlanır)
SÜHA : Noluyo ya?
SERMET : Rüzgar rüzgar...
(Süha fişi alır tekrar yerine koyar. Sermet sinirlenir...Tekrar üfler... Fiş yine Süha'ya gelir)
SÜHA : Hay Allah...
(Süha bardağın altına koyar fişi.. Sermet, patlamak üzeredir, Selami "dur, sakın" manasında kaş göz işareti yapar ama artık çokgeçtir.
Sermet patlar)
SERMET : Lan oğlum şebek ettin beni burda lan... Kırk takla attım anla diye... Ne tomruk beyinli adamsın lan sen.. (Bağırır) Hesabı öde diyorum hesabı....
SÜHA : Ne? Ben mi ödüyorum?
SELAMİ : Abi biz ödeyemeyiz ki... Baksana tipimize.. Hiç hesapödiycek göz var mı biz de?
(Sermet tabağı Selami'nin kafasına fırlatır)
SERMET : Lan salak! Öyle mi denir o? (Süha'ya döner) Hiç hesap ödeyebilecek göz var mı demek istedi gerzek. Durumumuz yok diyo yani..Sen ona bakma... Şimdi al şu fişi, kasaya doğru uygun adım marş... Sağdan git cüzdan bulursun diycem ama sağda cüzdan olsa onu alıcak kişi benim.. o yüzden demiyorum... Hadi yaylan...
SÜHA : (Masum) Abi ben şey diye düşünmüştüm...
SERMET : Ney diye?
SÜHA : Alman usulü yaparız diye düşünmüştüm...
SERMET : Haydaaaa... Ulan zengin arkadaşımız var diye seviniyorduk o da almancı çıktı iyi mi? Oğlum bırak almanı malmanı...
Burası Berlin değil, sen de Goethe (Göte) değilsin...
SÜHA : Goethe mi?
SERMET : He Goethe... Noldu niye şaşırdın?
SÜHA: (Kahkahayı basar) Genel kültürüne hayran kaldım abi...Almanya ancak bu kadar basite indirgenebilirdi... Alman deyince herkesin aklına Mercedes gelir, seninkine (vurgu yaparak) direk Goethe geliyor... Helal olsun... (Sırıtır)
SERMET : Selami... Bu lavuk bana kelime oyunu mu yaptı şimdi?
SELAMİ : Ağzına bile tükürdü valla kelime oyununun... Şimdi tam g...te geldin...
SERMET : (Süha'nın kulağına asılır bir anda) Len üniversite okuyon diye kendini cambaz mı sandın çakal... Sana bi kelime oyunu yaparım ömrün boyunca özneyle yüklemi yan yana getiremezsin...(Kulağını bırakır) Senin gibi 39 tanesini cebimden çıkarırım ben...
SÜHA : (Sırıtır) Niye 40 değil de 39?
SERMET : Geçen saydım kırkıncısı sığmıyo cebime... (Süha'nın kafaya bi şaplak atar) Ne biliyim ben mal? Öylesine söyledim işte..
SÜHA : Enteresan...
SERMET: Hem sen beni ne zannediyon? Şu çay bahçesinde dilimle etkileyemeyeceğim kimse yok benim... Çıkıyım şu masaya bi nutuk atıyim,feyste binlerce hayranı olan sayfalar açılmazsa şerefsizim...
SÜHA : Yok artık abi...Ne yaptın?
SERMET: Tabi oğlum...
(Garson gelir)
GARSON : Abi hesap bekliyoruz...
SELAMİ : Tamam geliyo...
(Garson gider)
SERMET : Hadi öde şunu...
SÜHA : Valla ben ödemem abi...Kusura bakmayın... Beni ikna edemediniz...
SERMET : (Masaya vurur) Tamam ulan... İkna edersem bundan sonra bi yemek daha ısmarlıycak mısın?
SÜHA : (Tedirgin) Ee... Yani... Ismarlarız elbet...İkna edersen niye olmasın? Tabi...
SERMET : Tamam... Şimdi... Bak bakalım şöyle etrafa... Bi hatunseç.. Gidicem konuşucam... Hem hesabı ödeticem hem de koluma takıp çıkıcam buradan... Var mısın?
SÜHA: Yok devenin bale papucu... Ne yaptın abi? Öyle şey miolur?
SERMET : Lan vızırdama... Göster bi bayan...
(Süha tedirgin olur... )
SÜHA : Abi ben korktum ya... Olay çıkarsa bi de yaka paça atmasınlar bizi buradan?
SERMET: Kardeşim, niye yaka paça atsınlar bizi burdan?
SELAMİ : Sermet manyaklaşma oğlum... Fıttırdın mı? Çantayı kafaya yersen bi daha uzun saçlı erkeklerden bile kaçarsın... Millet yanlış anlar sonra...
SERMET : Vakit doldu... Siz seçemediniz... Ben seçtim...Gidiyorum... İzleyin...
(Sermet adison fişini alır, kalkar ve gider)
SÜHA : Anaaa... Harbi gitti... Abi kesin olay çıkıcak var ya... Üç kuruşa üç kestane çizdirip atılıcaz buradan...
SELAMİ : Artık çok geç...
(Sermet, yavaş yavaş iki arka masada tek başına kitap okuyan Sevilay'ın yanına gelir. Bakmaya başlar kıza... Sevilay da Sermet'e bakar. Sonra tekrar kitaba döner..Ama Sermet hala tip tip bakmakta... Sevilay dayanamaz... )
SEVİLAY: Buyurun?
SERMET: Meraba... Masanıza oturabilir miyim?
SEVİLAY: Hayır... Arkadaşlarım gelicek birazdan...
(Tekrar kitaba döner)
SERMET: (Ciddi) Kim bunlar ben tanıyor muyum?
SEVİLAY : (Şaşkın) Aaa... Ne münasebet ayol?
SERMET : (Gülümser) Ona bakarsan ben seni de tanımıyorum...
SEVİLAY : (Elinin tersiyle git işareti yaparak) Hadi kardeşim hadi...
SERMET: E hadi ama!
SEVİLAY: Ne hadisi?
SERMET : (Şirinlik yapar) Senin "hadi" niyeydi? Önce sen....
SEVİLAY : Hadi git artık anlamında...
SERMET : Haaa...Lan ben de "Gel otur, başımın tatlı belası"anlamında söyledin sandım...
SEVİLAY : (Sinirlenir) Allah Allaaah!!!
SERMET : Allah mı?
SEVİLAY : Ay evet... Allah'ın adını koydum gidin lütfen artık...
SERMET: Şimdi... Kaba bi hesap yaparsak... Allah'ın 99 ismi var...Birini koydun kaldı 98... Onlar nolcak?
SEVİLAY : Üffff... (Şikayet edercesine) Garsooon garson...
GARSON : Buyurun...
SERMET : (Hemen araya girer) Bize iki kola... Biri diye tolsun...
SEVİLAY: (İtiraz eder) Ay hayır ya... Onu demiycektim ben...
SERMET : (Bir anda parlar) Kızım kilo alıyosun devamlı...Diyet içeceksin, itiraz istemiyorum... (Garsona döner) Diyet getirin diyet.. Siz onu dinlemeyin...
(Masaya oturur)
SEVİLAY : Ya kardeşim manyak mısın? Oturmasana...
SERMET : (Yüzü güler) Emret, fındık kabuğuna gireyim...Oturmaz mıyım...
SEVİLAY : Ya ne dedim ben şimdi? Oturma demedim mi?
SERMET : Otur masama dedin...
SEVİLAY : Oturmasana dedim gerizekalı...
SERMET : Bi saattir ayakta yorulduk lan...İki soluk aliyim kalkıcam yine...
SEVİLAY: Üfff...
(Sevilay tekrar kitaba döner... Moral sıfır... Sermet gülümseyerek bakar... )
SERMET : Ne okuyosun?
(Sevilay, sertçe kitabı kaldırır... Sermet heceleye heceleye okur)
SERMET: Genç Werther'in Acıları – Goethe... (kendi kendine) Al işte... Selami doğru söylüyo... Harbiden g...te geldik bu sefer... Çetin ceviz çıktı kız... Az kaldı... Kabuğunu kırdım mı yanındayım...
(İki tane bayan gelir)
BAYANLAR : Sevilay meraba...
SERMET: Ooo... Sevilay... Arkadaşlarınla tanıştırmiycak misin beni?
SEVİLAY: (Bağırır) Kalksana be adam...
SERMET : Lan kendin tanışmıyosun, bari arkadaşlarınla tanıştır be...
(Garson, elinde biri diyet, iki kolayla gelir)
GARSON : (Masaya koyar) Kolalarınız...
SEVİLAY : Garson bey, bu adam zorla masamıza oturdu,ilgilenir misiniz lütfen?
(Sermet kalkar, elini garsonun omzuna atar)
SERMET : Oohh valla... Kendiniz ilgilenmeyin garson ilgilensindi mi? Kızım, bu adamlar 24 saat çalışıyorlar burda anladın mı? Senle benl euğraşamazlar? Anaları, bacıları yollarını gözlüyo memlekette, gelsinler de 3kuruşla kışı geçirebilsinler diye... Varsa sevdalıları gün sayıyo... Var mı lan manita?
GARSON : (Gözleri dolar) Olmaz mı abi... (Ağlamaklı) Başlık parası biriktirmek için uğraşıyorum burda...
SERMET : (Sevilay'a) Bak gördün mü?
GARSON : 3 kardeşim var... Onları da ben okutuyorum... Günde 3 saat ancak uyuyorum, perişan oldum, eridim bittim abi... Nalet olsun böyle hayata
(Garson kafayı eğer başlar hüngür hüngür ağlamaya)
SERMET : Kaldır lan kafanı! Kaldır !...(Kızlara ima ederek) Bu dünya böyle oğlum...Bugün seni it gibi çalıştırırlar, yarın beni masalarına oturtmazlar...
(Garson bir anda parlar, ağlayarak haykırır)
GARSON : Ühhüü... Otur abi otur... Hiç bişey yapamazlar...
SERMET : Bak Garson bile otur dedi bi sen diyemedin...
BAYANLAR : Sevilay biz kaçtık... Burası manyak dolu...
SEVİLAY : Ya nereye... Ben de geliyorum
(Kalkmak ister Sevilay)
SERMET : (Bağırır) Otur lan... Ümüğünü sıkarım ha...
(Sevilay, çöker kalır.. Sermet de karşısına oturur)
SERMET: Garson... Bu kolaları götür, bize iki türk kahvesi getir... Yalnız kolalar iki saatte geldi, kahveler gecikmesin, kırmıyim kalbini..
GARSON : (Gözlerini siler) Hemen abicim... Sen iste yeter ki...
SEVİLAY: (Kitabı masaya vurur) Oooff... Off...
(Sessizlik çöker... Sermet, gülümseyerek Sevilay'a bakmaktadır...Sanki gerçekten etkilenmiş gibidir.. Sevilay hiç bakmaz ama... Sert bir ifadeyle etrafı süzer... Ama gözlerini kaçırır.. Sermet'in kendine öyle baktığını görünce o da bakar...)
SEVİLAY : Ne var? Ne bakıyosun?
SERMET : Soru mu şimdi bu? Bu ne demek biliyo musun? Şeygibi... Eeee... Güle bakmak gibi... Güle bakıyorsun diyelim ama gül sana "ne bakıyosun" dedi.. Ne cevap verirsin?
SEVİLAY : (Düşünür) Bilmem...
SERMET : (Tersler) Ne demek lan bilmem... Gül nedir? Güzeldir...Güzel olan şey ilgi çeker... İlgi çeken bir şeye genelde bakılır...Yani gülün,kendisine bakana "ne bakıyosun" demesi ne kadar saçmaysa, senin de bana "ne bakıyosun" demen o kadar saçma...
SEVİLAY : (Önce biraz gülümser.İlgisini çeker belli ki ama sonra kızar) Ya sen kimsin? Az önce burda mahalle kabadayılığı yapıyodun, şimdi şair kesildin başıma...
SERMET : Biz de böyle kızım... Her telden çalmazsan, başkaları seni her telde oynatır, yavşağa dönersin.. kimse de dönüp bakmaz...
(Sevilay'ın sinirleri bozulur, başlar gülmeye)
SERMET : Ne gülüyon lan? Ne var?
SEVİLAY : Saçma şeylere gülmek ne kadar doğalsa, benim de sana gülmem o kadar doğal... (Üstüne basar kahkahayı)
SERMET : Hımmm... Güzel... Orta alandan etkili geldin ama benim dörtlü savunmamı aşamazsın... Kanatlardan bindirme yapman lazım...
SEVİLAY : Hadi len... Lafı ağzıma tıktın demiyosun da, işi topa, maça döküyosun... İşine gelmedi di mi? Hahaahayyy...
(Sermet, şok olur)
SERMET : Lan bana diyodun sen benden daha manyak çıktın? Ne cins bi yaratıksın sen be?
SEVİLAY : (Havaya girer, kabadayı edasıyla) Hadi koçum hadi...İkile... Yürrrüüü.... (Kahkaha atar) Hahhaaaayyy...
SERMET : (Sinirlenir) Lan bana milletin içinde ayar verme dağıtırım saçını başını ha... Zilli...
SEVİLAY : (Gülmesini zorla durdurur) Ayy.. Sinirlerim bozuldu... Hadi kalk başka bir yere gidelim... Senle konuşmak iyi geldi...Kalk...
SERMET: Ha şöyle... (Dönüp arkaya Selami ile Süha'ya göz kırpar)
(Çaktırmadan fişleri değiştirir)
SERMET : Ben gidiyim hesabı ödiyim...
SEVİLAY : Hayır olmaz... Sen geldin misafirim oldun... Ben öderim...
(Fişi Sermet'in elinden kapar ve kasaya gider. Sermet hemen Süha ile Sermet'in yanına gelir)
SERMET : (sırıtır) Süha... Koçum... Ara bankanı... Kredi kartının limitini yükseltsinler... Akşama ziyafet var....
(Süha, şok olmuş bir şekilde donup kalmıştır. Selami bitokat atar kendine gelir Süha...)
SÜHA: Ben ömrümde böyle bişey görmedim...
(Sevilay gelir, Sermet'in koluna girer. Sermet, ikiliye sonbir kez göz kırpar ve çay bahçesinden çıkarlar... Süha ve Selami öylece kalırlar arkada)
(PERDE KAPANIR)
Yiğit Özgür'Ün karikatüründen alıntı yapılmıştır...
27 Ağustos 2012 Pazartesi
sa...
espriler eskisi kadar komik gelmemeye başlıyor, birbirini görünce oluşan neşe dalgaları artık ayyuka çıkmıyorsa...
sohbetler sebepsiz kesiliyor, susuşmalar yok yere uzuyorsa...
gün sonu ayrılmalarda iyi dilekler yerine, yüzde ekşimeler başlıyor ve ayrıldıktan hemen sonra hayal kadrajından sessizce çıkılıyorsa...
artıların arasına eksiler karışıyor, gülümsemeler kalpten değil beyinden geliyorsa artık...
suya yazılan yazılar daha uzun süre kalıyor ve kalemler hep olumsuza traşlanıyorsa...
...
sohbetler sebepsiz kesiliyor, susuşmalar yok yere uzuyorsa...
gün sonu ayrılmalarda iyi dilekler yerine, yüzde ekşimeler başlıyor ve ayrıldıktan hemen sonra hayal kadrajından sessizce çıkılıyorsa...
artıların arasına eksiler karışıyor, gülümsemeler kalpten değil beyinden geliyorsa artık...
suya yazılan yazılar daha uzun süre kalıyor ve kalemler hep olumsuza traşlanıyorsa...
...
25 Ağustos 2012 Cumartesi
Dünyasızlık
Karanlık...
Hiçlik...
Boşluk...
Bir an sonrası...
Büyük bir aydınlık...
Billur renginde dağılan şeyler...
Her şey...
Her şeyin içinde bir şey en değerlisi...
Ama içindekilere bu değeri hissedip-hissedememe sınavı var...
Cevap: O kadar şey içinde bütün iltifat ve bütün teveccüh ona ise değerlidir...
Yanlış...
Aslında değersiz... Hem de çok...
Çünkü adı DÜNYA...
*** **** ***
Dünya, arapça bir kelimedir. "Denaaa" kökünden gelir ve "Denaaa" fiilinin Türkçe karşılığı "Alçak oldu" demektir... Dünya ise "İsm-i Tafdil" sırasında gelir. Arapça ismin çekimi ise şöyledir...
"Ednaa, ednayaaani, ednuuune, dünyaa"
İsm-i Tafdil "fazla olmayı, abartmayı" ifade eder. Yani Dünya "çok fazla alçak, aşırı alçak" demektir.
Yani Yaratan ona bu ismi layık görmüştür. Kur'an-ı Kerim'de de hep bu şekilde geçer.
Peki bunun sebebi nedir? Hz.Allah neden "varlıkların en şereflisi" olarak tanımladığı "İnsan" kavramını "dünya" diyerek aşağıladığı bir yere göndermiştir?
İşte burda muazzam bir mesaj vardır: Yani Yaratan bize;
"Ey kulum, ben seni aşağılık, pislik ve her türlü kötülüğün olduğu bir yere gönderiyorum, bakalım o kadar kötülüğün arasında beni bulup, bana ulaşabilecek misin? Gözünü dünya nimetlerinden çekip perdenin arkasındaki "Ben"i görebilecek misin?"
İşte insanın varlıkların en şereflisi olma nedeni de burda yatmaktadır. Gözünü kamaştıran ve insanı Allah'tan uzaklaştıran yığınla şeyin olduğu bir yerde Allah'ı bulan ve ona ulaşan bir varlık tabi ki şerefli ve kıymetli olmalıdır. Bir güzelliğin değeri güzel olmayan kavramların arasında ortaya çıkar. Güzel, güzellerin arasında değil, çirkinlerin arasında güzeldir aslında.
Bu anlatılanlardan "Dünya'nın sadece bir imtihan yeri olduğu ve buraya sadece kötülüklerin arasında güzelliği bulup bulamayacağımızı göstermek için gönderildiğimiz, onun haricindeki amaçların hepsinin DÜNYA'ya; alçaklığa ve boşluğa hizmet olduğu" konulu bir yazıya geçiş yapılabilir ama ben DÜNYA'dan devam ediyorum.
**** ******** ****
Hz.Allah;
"Eğer dünyaya zerre kadar değer verseydim, bana inanmayanlara bir damla su vermezdim"
buyuruyor.
Yani bugün dünyanın en varlıklı insanlarının hep müslüman olmayan kişilerden oluşması Hz.Allah'ın dünyaya değer vermediğinin en güzel göstergesidir.
Peki bu nasıl oluyor? Allah neden kendisine inanmayanlara en güzel imkanları tam teşekküllü sağlıyor? Neden hep açlıkla müslüman ülkeler boğuşuyor? Neden Müslüman olmayan toplumlar en refah hayatları yaşıyor?
İşin sırrı besmelede geçen Hz. Allah'ın "Rahman" ve "Rahim" isminde gizli...
"Rahman" kelimesi tefsir adamları tarafından şöyle tefsir edilmiş:
"Dünyada, inananlara ve inanmayanlara ihsan ve ikram eden Allah....."
"Rahim" ise
"Ahirette ise sadece inananlara ihsan ve ikram eden Allah..."
diye tefsir edilmiş... Yani dünyada herkese, ahirette sadece müslümanlara...
Hz.Allah'ın dünyada müslüman olmayanlara daha geniş imkanlar sağlamasının başka bir nedeni daha var...
"HESAP"
Kıyamet gününde Allah zengin olup da kendisine ulaşamayanlara
"Ey kulum! Sana aklının alamayacağı kadar çok nimet verdiğim halde neden beni göremedin? Bana neden iman etmedin? Neden benim istediğim gibi bir insan olmadın? Bak, sırf sen iman et diye ben sana bütün imkanları sağladım. Bana iman edip, paranı benim yolumda harca diye sana her türlü desteği verdim? Neden ey kulum? Bunları sana "BEN" verdiğim halde neden sen kendin kazandığını düşündün? Sen kimsin ki? Sen nesin? Seni ben yaratmadım mı? Sana bunları ben vermedim mi? Sen gerçek sahibine bu kadar mı sahip çıkıyorsun? Senin sadakatin bu mu? Ruhlarınızı yaratıp karşıma dizdiğimde ve size "Ben sizin rabbiniz değil miyim?" diye sorduğumda "Evet rabbimizsin" diyen sen değil miydin? Neden sözünde durmadın? İki kaşının arasına yerleştirdiğim ve seni benim yolumdan çeviren nefsine neden uydun? Onu da ben yarattım... Her şey "BEN" iken, sen nasıl olur da beni göremezsin?"
diyerek hesap soracak...
Zaten dünyanın değersiz olduğunu Peygamberimiz vasıtasıyla tekrar anlatmıştır insanoğluna...
"Ey sevgili rasülüm! Sen iste şu koca UHUD dağını ALTIN yapayım ve senin hizmetine sunayım" dediğinde Peygamber Efendimiz istememiştir.
"Hesabını veremem ya rabbi"
Hz.Allah biliyordu tabi ki kabul etmeyeceğini... Ama kullarına "Bakın bu muazzam imkanı peygamberim kabul etmedi, o dünyaya değer vermiyor, kendinize gelin" mesajını vermek için bu diyalog yaşanmıştır emin olun.
Bu anlattıklarım sadece müslüman olmayanlar için de geçerli değildir... Müslüman olanlar için de alimler varlık durumlarına göre bir tarife çıkarmışlardır...
1-) Bir insan müslüman olmadığı halde çok zenginse, işler ters gidiyor demektir. Yukarıdaki gibi hesabı çok ağır olacaktır.
2-) Bir insan Müslüman olduğu halde çok zenginse durumuna bakılır:
a-) Dinini yaşamada çok hassas ve paraya önem vermiyorsa bu Hz.Allah'ın ona ödülüdür.
Çünkü Hz.Allah dünyaya
"Ey dünya! Bana hizmet edip seni önemsemeyene sen her şeyinle sen hizmet et" diye seslenmiştir
Yine, sadece abdest alırken extra olan "el parmaklarının arasını hilalleme" olayını es geçtiği için 40 senelik namazını kaza eden İmam-ı Azam, sırf bunun gibi hassasiyetler yüzünden yaşadığı dönemde dünyanın en zengin insanıydı. Canlı örnek...
b-) Dinini yaşamada gevşek ve gereklerini yerine getirmiyorsa Hz. Allah yine müslüman olmayanlara sorduğu gibi hesabını ağır soracaktır.
3-) Bir insan müslüman olmadığı halde çok fakirse Hz.Allah cezasını dünyadayken yavaş yavaş çektiriyor demektir.
4-) Bir insan müslüman olduğu halde çok fakirse durumuna bakılır:
a-) Dinini yaşamada çok hassas ve bütün gereklerin istisnasız yerine getiriyorsa Hz.Allah onu imtihan ediyor demektir.Allah'ın sevgili kuludur o. Eğer sabredip isyan etmezse mükafatı çok büyük olacaktır.
b-) Dinini yaşamada gevşek ve gereklerini yerine getirmiyorsa Hz.Allah bu gevşekliğinin bedelini dünyada ödetiyor demektir.
***** ******* *******
Bir gün Peygamber Efendimiz, namazını otururarak kılıyordu. Ebu Hureyre onu gördü ve sordu:
"Ya Rasulullah neden namazını otururak kılıyorsun, hasta mısın?"
Verilen cevap cihanı ürpertecek cinstendir...
"Yok Ya Ebu Hureyre! Hasta değilim. Günlerdir yiyecek bir şey bulamıyorum. O yüzden ayaklarımda derman kalmadı ben de oturarak kılıyorum.Açlık takatimi kesti."
deyince Ebu Hureyre ağlamaya başlar.
Allah Rasülü, durumunu unutur ve teselli verir...
"Ağlama ya Ebu Hureyre! Burada çekilen açlık insanı ahiret azabından kurtarır"
Yine cennete en son müslümanlardan zengin olanların gireceği gerçeği de dünyanın değersizliğini bir kat daha vurguluyor.
****** ********** ********
Tüm bu anlatılanlar bir anda aklımdan geçti bugün...
Kendimi çok mu kaptırıyorum acaba?
Sürekli aklımda...
"İbadetlerimi tam manasıyla yerine getiremedikten sonra o kadar çırpınmanın, yoğunluğun ve kariyer başarısının ne önemi var?"
Hiç...
Ben öldüğümde Allah bana "Neden 500 TL maaş aldığın bir yerde çalıştın da 1000 TL verilen yerde çalışmadın?" ya da "Neden mühendis olmadın da öğretmen oldun?" ya da "Neden dosyalarını takip etmedin?" diye sormayacak... Ha tabi ki işimi düzgün yapmadığım için hesap verebilirim. Ama bunlar yanyollardır. Eğer bir insan anayolu bırakıp yanyollara saparsa, gerçek amacını unutup sahte hayaller peşinde koşarsa gitmek istediği yerden uzaklaşır. O yüzden Allah bana,
"Ey kulum! O kadar işin içinde neden beni göremedin? Namazını neden kılmadın? Dinime, dinine neden hassasiyet göstermedin? Ben seni dünyaya öğretmenlik yap diye değil bana ibadet et diye gönderdim? Öğretmenlik, ibadetlerini rahat yapabilmen için sana maddi destek sağlasın diyeydi... Amaç değil araçtı."
diye hesap soracak. O yüzden kendimi kötü hissediyorum...
Elimdeki işler bir anda anlamsızlaşıyor. Her şeyden soğuyorum. Ellerim işe gitmiyor. Çünkü ayaklarım namaza geç gidiyor. Gevşek gidiyor. Donup kalıyorum.
Çünkü iki kaşın arasında olan o nefse söz geçiremiyoruz. Her şey zincirin bir halkası aslında. Nefse söz geçirmeye başlanıldığında domino taşları gibi her şey birbirini deviriyor, halkalar mutlulukla düğümleniyor.
Ama söz geçiremeyince işte mantıksal zincirler kurarak kendimi haklı çıkarmaya başlıyor insan.
"İşlerim çok yoğun"
"Çevrem kötü"
"Vaktim yok"
"Abdest alacak yer yok"
"Ortam müsait değil"
ve en çok güldüğüm :)
"Benim kalbim temiz ve çalışmak da bir ibadet" :) Fit oluyorum bunları söyleyene :)
x+y=z
:)
Dini olayların hepsi süper mantık silsilesine bağlı olsaydı o zaman din herkesin aklına yatardı. E herkesin aklına yatsaydı herkes müslüman olurdu. E herkes müslüman olsaydı yaşamanın ne anlamı kalırdı? O zaman işin imtihan tarafı nerde kalırdı? Cennet cehenneme ne gerek kalırdı? Bomboş bir şey olurdu yaşamak? Amaçsız ve her şeyin aleni olduğu bir dünya... Gizliyi bulmak için çabaların gösterilmediği tembel dünya...
Öğle namazını 10 rekat kılıp "Neden öğle namazı 7 rekat değil de 10 rekat?" sorusunun cevabını veremediği halde dinde çelişki ve mantıksızlık aramalarına girişmek ne kadar komik?
Daha aklını kullanarak neden yaratıldığını ve amacının ne olduğunu çözemeyen zavallı beyinlerin dini konularda ahkam kesmesi ne kadar aptalca?
Hz.Allah gibi görünmeyen bir varlığa inanarak zaten mantıksızlığın dibine vuran insanoğlunun onun gönderdiği dinde denklemler kurarak bir şeylere ulaşmaya çalışması ve mantık araması ne kadar saçma?
Hz. Ömer "Dinde mantık olsaydı, mestlerin üstünü değil altını meshederdik" der...
Bunlar hep August Comte yüzünden :)
Bilim esasen pozitivizme dayanır. Pozitivizm "Göremediğin ve somut delillerle kanıtlayamadığın hiçbir şey doğru değildir" anlayışına dayanır. E Allah'ın varlığı somut delillerle kanıtlanamadığı ve görülemediği için bilime aykırıdır.
İnsanlardaki dinde mantık arama arayışının kaynağında ta o zamandan beri büyüyerek gelişen bilimsel anlayış yatıyor. Aman sakın! Bilim, adam gibi kullanıldığında dine hizmet bile eder. Yanlış anlamayın... Sadece sahası bellidir. Fazla açılmasın yeter :)
***** *********** ********
Öyle işte...
Bu aralar dertliyim...
Geçer inşallah...
Hiçlik...
Boşluk...
Bir an sonrası...
Büyük bir aydınlık...
Billur renginde dağılan şeyler...
Her şey...
Her şeyin içinde bir şey en değerlisi...
Ama içindekilere bu değeri hissedip-hissedememe sınavı var...
Cevap: O kadar şey içinde bütün iltifat ve bütün teveccüh ona ise değerlidir...
Yanlış...
Aslında değersiz... Hem de çok...
Çünkü adı DÜNYA...
*** **** ***
Dünya, arapça bir kelimedir. "Denaaa" kökünden gelir ve "Denaaa" fiilinin Türkçe karşılığı "Alçak oldu" demektir... Dünya ise "İsm-i Tafdil" sırasında gelir. Arapça ismin çekimi ise şöyledir...
"Ednaa, ednayaaani, ednuuune, dünyaa"
İsm-i Tafdil "fazla olmayı, abartmayı" ifade eder. Yani Dünya "çok fazla alçak, aşırı alçak" demektir.
Yani Yaratan ona bu ismi layık görmüştür. Kur'an-ı Kerim'de de hep bu şekilde geçer.
Peki bunun sebebi nedir? Hz.Allah neden "varlıkların en şereflisi" olarak tanımladığı "İnsan" kavramını "dünya" diyerek aşağıladığı bir yere göndermiştir?
İşte burda muazzam bir mesaj vardır: Yani Yaratan bize;
"Ey kulum, ben seni aşağılık, pislik ve her türlü kötülüğün olduğu bir yere gönderiyorum, bakalım o kadar kötülüğün arasında beni bulup, bana ulaşabilecek misin? Gözünü dünya nimetlerinden çekip perdenin arkasındaki "Ben"i görebilecek misin?"
İşte insanın varlıkların en şereflisi olma nedeni de burda yatmaktadır. Gözünü kamaştıran ve insanı Allah'tan uzaklaştıran yığınla şeyin olduğu bir yerde Allah'ı bulan ve ona ulaşan bir varlık tabi ki şerefli ve kıymetli olmalıdır. Bir güzelliğin değeri güzel olmayan kavramların arasında ortaya çıkar. Güzel, güzellerin arasında değil, çirkinlerin arasında güzeldir aslında.
Bu anlatılanlardan "Dünya'nın sadece bir imtihan yeri olduğu ve buraya sadece kötülüklerin arasında güzelliği bulup bulamayacağımızı göstermek için gönderildiğimiz, onun haricindeki amaçların hepsinin DÜNYA'ya; alçaklığa ve boşluğa hizmet olduğu" konulu bir yazıya geçiş yapılabilir ama ben DÜNYA'dan devam ediyorum.
**** ******** ****
Hz.Allah;
"Eğer dünyaya zerre kadar değer verseydim, bana inanmayanlara bir damla su vermezdim"
buyuruyor.
Yani bugün dünyanın en varlıklı insanlarının hep müslüman olmayan kişilerden oluşması Hz.Allah'ın dünyaya değer vermediğinin en güzel göstergesidir.
Peki bu nasıl oluyor? Allah neden kendisine inanmayanlara en güzel imkanları tam teşekküllü sağlıyor? Neden hep açlıkla müslüman ülkeler boğuşuyor? Neden Müslüman olmayan toplumlar en refah hayatları yaşıyor?
İşin sırrı besmelede geçen Hz. Allah'ın "Rahman" ve "Rahim" isminde gizli...
"Rahman" kelimesi tefsir adamları tarafından şöyle tefsir edilmiş:
"Dünyada, inananlara ve inanmayanlara ihsan ve ikram eden Allah....."
"Rahim" ise
"Ahirette ise sadece inananlara ihsan ve ikram eden Allah..."
diye tefsir edilmiş... Yani dünyada herkese, ahirette sadece müslümanlara...
Hz.Allah'ın dünyada müslüman olmayanlara daha geniş imkanlar sağlamasının başka bir nedeni daha var...
"HESAP"
Kıyamet gününde Allah zengin olup da kendisine ulaşamayanlara
"Ey kulum! Sana aklının alamayacağı kadar çok nimet verdiğim halde neden beni göremedin? Bana neden iman etmedin? Neden benim istediğim gibi bir insan olmadın? Bak, sırf sen iman et diye ben sana bütün imkanları sağladım. Bana iman edip, paranı benim yolumda harca diye sana her türlü desteği verdim? Neden ey kulum? Bunları sana "BEN" verdiğim halde neden sen kendin kazandığını düşündün? Sen kimsin ki? Sen nesin? Seni ben yaratmadım mı? Sana bunları ben vermedim mi? Sen gerçek sahibine bu kadar mı sahip çıkıyorsun? Senin sadakatin bu mu? Ruhlarınızı yaratıp karşıma dizdiğimde ve size "Ben sizin rabbiniz değil miyim?" diye sorduğumda "Evet rabbimizsin" diyen sen değil miydin? Neden sözünde durmadın? İki kaşının arasına yerleştirdiğim ve seni benim yolumdan çeviren nefsine neden uydun? Onu da ben yarattım... Her şey "BEN" iken, sen nasıl olur da beni göremezsin?"
diyerek hesap soracak...
Zaten dünyanın değersiz olduğunu Peygamberimiz vasıtasıyla tekrar anlatmıştır insanoğluna...
"Ey sevgili rasülüm! Sen iste şu koca UHUD dağını ALTIN yapayım ve senin hizmetine sunayım" dediğinde Peygamber Efendimiz istememiştir.
"Hesabını veremem ya rabbi"
Hz.Allah biliyordu tabi ki kabul etmeyeceğini... Ama kullarına "Bakın bu muazzam imkanı peygamberim kabul etmedi, o dünyaya değer vermiyor, kendinize gelin" mesajını vermek için bu diyalog yaşanmıştır emin olun.
Bu anlattıklarım sadece müslüman olmayanlar için de geçerli değildir... Müslüman olanlar için de alimler varlık durumlarına göre bir tarife çıkarmışlardır...
1-) Bir insan müslüman olmadığı halde çok zenginse, işler ters gidiyor demektir. Yukarıdaki gibi hesabı çok ağır olacaktır.
2-) Bir insan Müslüman olduğu halde çok zenginse durumuna bakılır:
a-) Dinini yaşamada çok hassas ve paraya önem vermiyorsa bu Hz.Allah'ın ona ödülüdür.
Çünkü Hz.Allah dünyaya
"Ey dünya! Bana hizmet edip seni önemsemeyene sen her şeyinle sen hizmet et" diye seslenmiştir
Yine, sadece abdest alırken extra olan "el parmaklarının arasını hilalleme" olayını es geçtiği için 40 senelik namazını kaza eden İmam-ı Azam, sırf bunun gibi hassasiyetler yüzünden yaşadığı dönemde dünyanın en zengin insanıydı. Canlı örnek...
b-) Dinini yaşamada gevşek ve gereklerini yerine getirmiyorsa Hz. Allah yine müslüman olmayanlara sorduğu gibi hesabını ağır soracaktır.
3-) Bir insan müslüman olmadığı halde çok fakirse Hz.Allah cezasını dünyadayken yavaş yavaş çektiriyor demektir.
4-) Bir insan müslüman olduğu halde çok fakirse durumuna bakılır:
a-) Dinini yaşamada çok hassas ve bütün gereklerin istisnasız yerine getiriyorsa Hz.Allah onu imtihan ediyor demektir.Allah'ın sevgili kuludur o. Eğer sabredip isyan etmezse mükafatı çok büyük olacaktır.
b-) Dinini yaşamada gevşek ve gereklerini yerine getirmiyorsa Hz.Allah bu gevşekliğinin bedelini dünyada ödetiyor demektir.
***** ******* *******
Bir gün Peygamber Efendimiz, namazını otururarak kılıyordu. Ebu Hureyre onu gördü ve sordu:
"Ya Rasulullah neden namazını otururak kılıyorsun, hasta mısın?"
Verilen cevap cihanı ürpertecek cinstendir...
"Yok Ya Ebu Hureyre! Hasta değilim. Günlerdir yiyecek bir şey bulamıyorum. O yüzden ayaklarımda derman kalmadı ben de oturarak kılıyorum.Açlık takatimi kesti."
deyince Ebu Hureyre ağlamaya başlar.
Allah Rasülü, durumunu unutur ve teselli verir...
"Ağlama ya Ebu Hureyre! Burada çekilen açlık insanı ahiret azabından kurtarır"
Yine cennete en son müslümanlardan zengin olanların gireceği gerçeği de dünyanın değersizliğini bir kat daha vurguluyor.
****** ********** ********
Tüm bu anlatılanlar bir anda aklımdan geçti bugün...
Kendimi çok mu kaptırıyorum acaba?
Sürekli aklımda...
"İbadetlerimi tam manasıyla yerine getiremedikten sonra o kadar çırpınmanın, yoğunluğun ve kariyer başarısının ne önemi var?"
Hiç...
Ben öldüğümde Allah bana "Neden 500 TL maaş aldığın bir yerde çalıştın da 1000 TL verilen yerde çalışmadın?" ya da "Neden mühendis olmadın da öğretmen oldun?" ya da "Neden dosyalarını takip etmedin?" diye sormayacak... Ha tabi ki işimi düzgün yapmadığım için hesap verebilirim. Ama bunlar yanyollardır. Eğer bir insan anayolu bırakıp yanyollara saparsa, gerçek amacını unutup sahte hayaller peşinde koşarsa gitmek istediği yerden uzaklaşır. O yüzden Allah bana,
"Ey kulum! O kadar işin içinde neden beni göremedin? Namazını neden kılmadın? Dinime, dinine neden hassasiyet göstermedin? Ben seni dünyaya öğretmenlik yap diye değil bana ibadet et diye gönderdim? Öğretmenlik, ibadetlerini rahat yapabilmen için sana maddi destek sağlasın diyeydi... Amaç değil araçtı."
diye hesap soracak. O yüzden kendimi kötü hissediyorum...
Elimdeki işler bir anda anlamsızlaşıyor. Her şeyden soğuyorum. Ellerim işe gitmiyor. Çünkü ayaklarım namaza geç gidiyor. Gevşek gidiyor. Donup kalıyorum.
Çünkü iki kaşın arasında olan o nefse söz geçiremiyoruz. Her şey zincirin bir halkası aslında. Nefse söz geçirmeye başlanıldığında domino taşları gibi her şey birbirini deviriyor, halkalar mutlulukla düğümleniyor.
Ama söz geçiremeyince işte mantıksal zincirler kurarak kendimi haklı çıkarmaya başlıyor insan.
"İşlerim çok yoğun"
"Çevrem kötü"
"Vaktim yok"
"Abdest alacak yer yok"
"Ortam müsait değil"
ve en çok güldüğüm :)
"Benim kalbim temiz ve çalışmak da bir ibadet" :) Fit oluyorum bunları söyleyene :)
x+y=z
:)
Dini olayların hepsi süper mantık silsilesine bağlı olsaydı o zaman din herkesin aklına yatardı. E herkesin aklına yatsaydı herkes müslüman olurdu. E herkes müslüman olsaydı yaşamanın ne anlamı kalırdı? O zaman işin imtihan tarafı nerde kalırdı? Cennet cehenneme ne gerek kalırdı? Bomboş bir şey olurdu yaşamak? Amaçsız ve her şeyin aleni olduğu bir dünya... Gizliyi bulmak için çabaların gösterilmediği tembel dünya...
Öğle namazını 10 rekat kılıp "Neden öğle namazı 7 rekat değil de 10 rekat?" sorusunun cevabını veremediği halde dinde çelişki ve mantıksızlık aramalarına girişmek ne kadar komik?
Daha aklını kullanarak neden yaratıldığını ve amacının ne olduğunu çözemeyen zavallı beyinlerin dini konularda ahkam kesmesi ne kadar aptalca?
Hz.Allah gibi görünmeyen bir varlığa inanarak zaten mantıksızlığın dibine vuran insanoğlunun onun gönderdiği dinde denklemler kurarak bir şeylere ulaşmaya çalışması ve mantık araması ne kadar saçma?
Hz. Ömer "Dinde mantık olsaydı, mestlerin üstünü değil altını meshederdik" der...
Bunlar hep August Comte yüzünden :)
Bilim esasen pozitivizme dayanır. Pozitivizm "Göremediğin ve somut delillerle kanıtlayamadığın hiçbir şey doğru değildir" anlayışına dayanır. E Allah'ın varlığı somut delillerle kanıtlanamadığı ve görülemediği için bilime aykırıdır.
İnsanlardaki dinde mantık arama arayışının kaynağında ta o zamandan beri büyüyerek gelişen bilimsel anlayış yatıyor. Aman sakın! Bilim, adam gibi kullanıldığında dine hizmet bile eder. Yanlış anlamayın... Sadece sahası bellidir. Fazla açılmasın yeter :)
***** *********** ********
Öyle işte...
Bu aralar dertliyim...
Geçer inşallah...
5 Ağustos 2012 Pazar
Oysa "Sevin" dedi Tanrı...
Sevmenin pek az çeşidi vardır gönül raflarında...Birini ya
da bir şeyi seversiniz ya da çok seversiniz.
Ama iş sevememeye gelince sonsuz seçenek vardır önünüzde... İster sinir
olursunuz, ister gıcık olursunuz, iğrenirsiniz, tiksinirsiniz hatta sık sık
nefret bile edersiniz.
Ne yazık...
Ne yazık ki insan sevmemeye harcıyor mesaisini... Oysa sevin
dedi tanrı... Adı sevgili olanlar bile karşılık istiyor kalbinin atış hızına...
“Ben seni seviyorum ama dur bakalım sen de beni, benim seni sevdiğim kadar
sevebiliyor musun?” Oysa sevin dedi tanrı... Önce sizi sevmeyenlerden başlayın
işe.. Karşılıksız sevin sizi seveni de sevmeyeni de...
Y.E
28 Temmuz 2012 Cumartesi
5'e 10 :)
Amerikan dizilerinde genelde hep bir uyuşturucu bağımlısı bulunur ve genelde de madde bağımlılığından kurtulmak için "Grupla terapi" seanslarına giderler. Karakterimiz özellikle bu seansın tam ortasına dalar. Sandalyelere oturmuş ve bir halka yapmış insanlar entel dantel oturmakta iken kahramanımız gelir ve boş bir sandalyeye (mutlaka bir boş sandalye vardır) oturur. Psikolog ellerini R.Ç :) gibi yaparak
- Hoşgeldin Emma...
- Hoşbulduk...
Emma yüreğinde ne kadar entrika varsa hepsini sesine döker ve konuşur...
- Evet, ben bir bağımlıyım...
:)
Böylece sorunu çözmenin ilk adımı olan "sorunu kabul etme" ve kendini şeffaf hissetme partlarını yaşar. Daha sonra müzik eşliğinde hızlıca geçen psikoterapi sahnelerinden sonra Emma'yı sabah serinliğinde koşu yaparken görürüz... Sağlığına kavuşmuştur... Fikstir bu sahne...
Benimki de fiks... Valla... İnanmazsan oku aşağıyya doğru...
Evet.... Ben bir 5'e 10'um :)
Odunum lan işte bildiğin...
Valla bak... Sıralayım isterseniz...
- Kendime bakmam... Pisim... 2 ayda bir yıkanırım (oha)
- Nerde ne konuşacağımı bilmem... Aklıma ne gelirse söylerim mal gibi...
- Saçma sapan espriler yapmaya çalışırım ama çok zeki olduğum için insanlar bana yetişemezden ziyade insanlar benden daha zeki oldukları için anlamazlar ve genelde gülmezler.
- Çalıştığım yerdeki bayan arkadaşlara "LAN" derim... Beni ismimle çağırdıklarına "HA?" diye değişik bi ses efekti çıkarırım.
- Biri bir şey anlattıktan sonra "Hımm, anladım" değil de "Haaaaaaaaa" efektini tercih ederim...
- Çiçekten anlamam... Burnum koku almadığı için daha da kalas gözükürüm...
- Saf olduğum halde insanlara kendimi aslında çakalmış gibi gösteririm. O da ayrı bi saflıktır... Hasta ruhluyum evet...
- Öğrencilerime bağırırm şu an adını zikredemeyeceğim bazı canlılıar gibi...
- Derste sürekli kızarım, herkes beni dinlesin isterim.
- Hiç komik olmayan bir espriye saatlerce gülebilirim, çok kaliteli bir espriye bazen dönüp bakmam bile..
- Devamlı bağırarak konuşurum... Kendimi bi halt zannederim ama bi halt değilimdir...
- Kafamda bir şeyler tasarlıyorsam yanımda bana bir şeyler anlatmaya çalışan kişinin hiç şansı yoktur. Bırak dinlemeyi duymam bile...
- Canım istemediği zaman telefonları açmam... Sürekli arayan gereksiz arkadaşlardan nefret ederim.. Bir-iki tane dostum vardır. Gerisini işim düşmedi mi aramam... Onlar ararsa da açmam... Sürekli "Ya hacı bi ara buluşalım ya çay içelim" diyen adamlara ekstra bir gıcık kaparım... Ulan benim 700 tane tanıdığım var. İlkokul arkadaşları, liseden sınıf arkadaşları, liseden yurt arkadaşları, üniversite arkadaşları, üniversiteden yurt arkadaşları, tkml arkadaşları, asker arkadaşlar, hoca arkadaşlar... Ben hanginizle ne çayı içiyim lan?
- Tanımadığım insanlarla muhabbet etmeyi sevmem. Samimiyet kurmadan konuşamam. Çekinirim, utanırım, sıkılırm...
- Yemeğin tadına bakmadan tuz atarım. Önyargıda tavan yaptım bu sayede... Biri yanımda "Şöyle şöyle yapalım ya süper olur" derse hemen yapıştırırm: "Olmaz o iş" :)
- Hiç hazırcevap değilimdir, Yiğit Özgür'ün BEN OLSAM adlı karikatür dizisindeki adam gibiyim.
- Olur olmadık yerlerde, mesela müdür beyin yanında, sinirlenip kırmızı pilot kalemi duvara vurup, odayı vampirler basmış gibi gösterebilirm... Sonra o duvarları temizlemek zorunda kalan abladan helallik isterim yüzsüzce...
- Bazen kızıp duvara yumruk atarım. Sonra bir hafta elimin acısını çekerim...
- İnsanlara çok kızarım bazen... Ama sonra kıyamam, dingil gibi affederim. Bir daha yapsın yine kızarım, yine affederim, yine kızar yine affederim... Öyle de safım işte...
- Etrafımda benden daha yetenekli biri olsun istemem. Varsa kıskanırım. Ama imrenerek tabi. Bak bu huyumu severim... Bunu niye buraya yazdım ki ben? Amaaan, boşver... Kim silecek şimdi onu? Uğraşamam...
- Çok pis kıskancımdır. Sevdiğim biri hakkında birisi kalbinden ters fikirler geçirsin anında anlarım. Gözleri anlatır bana her şeyi...Tiksinirim o adamdan... Sonra sevdiğim kişiye söylerim bunu, o da bana "kötü niyetlisin" der, sonra gerçek meydana çıkar, ben de gerine gerine "peh, ben demiştim" der kendimi bi bok zannederim. Halbuki söyleme de anlamı olsun di mi? Hiç işte...
- Sabahattin Ali'nin dediği gibi aynı "Ben sevdiğim zaman köpek gibi severim"... Öyle de kötü bir huyum var işte... İnsanlar genelde bunu sevmeme mantığı üzerine oluştururlar. Yani, "Sevmiyorsam bitmiştir" der. Ama ben "Seviyorsam bitmiştir" derim ve dünyayı bir kenara o sevdiğim kişiyi diğer tarafa koyarım, gerekirse boynumu bıçağın altına uzatır kan dökerim. Sado-mazoyum lan ben bildiğin... Iyk...
- İnsanlar konuşurken eğer bazı kelimeleri bilinçli olarak, karşıdakini belli bir yere yöneltmek amacıyla ya da mesaj vermek amacıyla seçerek kullanıyor ve bunu konuşmasının içine ustalıkla gizliyor ya da gizlediğini zannediyorsa ben o kelimeleri ustalıkla anlarım ya da anladığımı zannederim. Çünkü genelde yanlış anlarım :)
- Ota b.ka alınırım... Üzülürüm, dert ederim, psikolojik bunalıma girerim... Sonra da niye böyleyim diye kendime kızarım. İçime atarım her şeyi... Biriyle tam laf dalaşına girecekken susarım... Çekilirim... O diyeceğini der. Sonra o gittikten sonra ben içimden kendi kendime derim ne diyeceksem.
- Argo konuşurum devamlı... Herkes "Merhaba" der, ben "Naber lan?" derim. Hemen samimyet kurarım, sonra elime yüzüme bulaştırırm.
- İnsanların günlük muhabbeti beni çok sıkar. Ruhum daralır. Hele mesele siyasete ya da futbola girerse tek kelime etmem. Bilmediğim bir şey hakkında ağzımı açmam. Bilmiş bilmiş konuşmaktan nefret ederim.
- Arka planda olmayı çok severim. O yüzden Michael Schumacher'i hiç sevemedim. Başarının en önünde değil de en arkasında olup, ama asıl mimar olarak, kutlamaları oradan izlemekten ve sonra sessizce salonu terketmekten acaaip zevk alırım.İnsanların farkında olmadan benim başarımı konuşmalarında ise zevkten dört köşe olurum. (Ulan içim çıfıt çarşısı gibiymiş, tiksindim kendimden)
- Ben heyecanla bir şey yaparken birisi kazara ters bir şey derse o işi anında bırakırım. 40 yılda bir gelen heyecanımı herkes en az benim kadar yaşasın isterim. Umurunda olmayanlara küfür ederim içimden...
Uzadı... B.ka sarmasın... Sıkıldım zaten...
5'e 10'um işte...
Kalas... Tomruk... Kütük... Ağaç... Sunta... Talaş...
Neyse... Dua edin de düzeleyim... :)
- Hoşgeldin Emma...
- Hoşbulduk...
Emma yüreğinde ne kadar entrika varsa hepsini sesine döker ve konuşur...
- Evet, ben bir bağımlıyım...
:)
Böylece sorunu çözmenin ilk adımı olan "sorunu kabul etme" ve kendini şeffaf hissetme partlarını yaşar. Daha sonra müzik eşliğinde hızlıca geçen psikoterapi sahnelerinden sonra Emma'yı sabah serinliğinde koşu yaparken görürüz... Sağlığına kavuşmuştur... Fikstir bu sahne...
Benimki de fiks... Valla... İnanmazsan oku aşağıyya doğru...
Evet.... Ben bir 5'e 10'um :)
Odunum lan işte bildiğin...
Valla bak... Sıralayım isterseniz...
- Kendime bakmam... Pisim... 2 ayda bir yıkanırım (oha)
- Nerde ne konuşacağımı bilmem... Aklıma ne gelirse söylerim mal gibi...
- Saçma sapan espriler yapmaya çalışırım ama çok zeki olduğum için insanlar bana yetişemezden ziyade insanlar benden daha zeki oldukları için anlamazlar ve genelde gülmezler.
- Çalıştığım yerdeki bayan arkadaşlara "LAN" derim... Beni ismimle çağırdıklarına "HA?" diye değişik bi ses efekti çıkarırım.
- Biri bir şey anlattıktan sonra "Hımm, anladım" değil de "Haaaaaaaaa" efektini tercih ederim...
- Çiçekten anlamam... Burnum koku almadığı için daha da kalas gözükürüm...
- Saf olduğum halde insanlara kendimi aslında çakalmış gibi gösteririm. O da ayrı bi saflıktır... Hasta ruhluyum evet...
- Öğrencilerime bağırırm şu an adını zikredemeyeceğim bazı canlılıar gibi...
- Derste sürekli kızarım, herkes beni dinlesin isterim.
- Hiç komik olmayan bir espriye saatlerce gülebilirim, çok kaliteli bir espriye bazen dönüp bakmam bile..
- Devamlı bağırarak konuşurum... Kendimi bi halt zannederim ama bi halt değilimdir...
- Kafamda bir şeyler tasarlıyorsam yanımda bana bir şeyler anlatmaya çalışan kişinin hiç şansı yoktur. Bırak dinlemeyi duymam bile...
- Canım istemediği zaman telefonları açmam... Sürekli arayan gereksiz arkadaşlardan nefret ederim.. Bir-iki tane dostum vardır. Gerisini işim düşmedi mi aramam... Onlar ararsa da açmam... Sürekli "Ya hacı bi ara buluşalım ya çay içelim" diyen adamlara ekstra bir gıcık kaparım... Ulan benim 700 tane tanıdığım var. İlkokul arkadaşları, liseden sınıf arkadaşları, liseden yurt arkadaşları, üniversite arkadaşları, üniversiteden yurt arkadaşları, tkml arkadaşları, asker arkadaşlar, hoca arkadaşlar... Ben hanginizle ne çayı içiyim lan?
- Tanımadığım insanlarla muhabbet etmeyi sevmem. Samimiyet kurmadan konuşamam. Çekinirim, utanırım, sıkılırm...
- Yemeğin tadına bakmadan tuz atarım. Önyargıda tavan yaptım bu sayede... Biri yanımda "Şöyle şöyle yapalım ya süper olur" derse hemen yapıştırırm: "Olmaz o iş" :)
- Hiç hazırcevap değilimdir, Yiğit Özgür'ün BEN OLSAM adlı karikatür dizisindeki adam gibiyim.
- Olur olmadık yerlerde, mesela müdür beyin yanında, sinirlenip kırmızı pilot kalemi duvara vurup, odayı vampirler basmış gibi gösterebilirm... Sonra o duvarları temizlemek zorunda kalan abladan helallik isterim yüzsüzce...
- Bazen kızıp duvara yumruk atarım. Sonra bir hafta elimin acısını çekerim...
- İnsanlara çok kızarım bazen... Ama sonra kıyamam, dingil gibi affederim. Bir daha yapsın yine kızarım, yine affederim, yine kızar yine affederim... Öyle de safım işte...
- Etrafımda benden daha yetenekli biri olsun istemem. Varsa kıskanırım. Ama imrenerek tabi. Bak bu huyumu severim... Bunu niye buraya yazdım ki ben? Amaaan, boşver... Kim silecek şimdi onu? Uğraşamam...
- Çok pis kıskancımdır. Sevdiğim biri hakkında birisi kalbinden ters fikirler geçirsin anında anlarım. Gözleri anlatır bana her şeyi...Tiksinirim o adamdan... Sonra sevdiğim kişiye söylerim bunu, o da bana "kötü niyetlisin" der, sonra gerçek meydana çıkar, ben de gerine gerine "peh, ben demiştim" der kendimi bi bok zannederim. Halbuki söyleme de anlamı olsun di mi? Hiç işte...
- Sabahattin Ali'nin dediği gibi aynı "Ben sevdiğim zaman köpek gibi severim"... Öyle de kötü bir huyum var işte... İnsanlar genelde bunu sevmeme mantığı üzerine oluştururlar. Yani, "Sevmiyorsam bitmiştir" der. Ama ben "Seviyorsam bitmiştir" derim ve dünyayı bir kenara o sevdiğim kişiyi diğer tarafa koyarım, gerekirse boynumu bıçağın altına uzatır kan dökerim. Sado-mazoyum lan ben bildiğin... Iyk...
- İnsanlar konuşurken eğer bazı kelimeleri bilinçli olarak, karşıdakini belli bir yere yöneltmek amacıyla ya da mesaj vermek amacıyla seçerek kullanıyor ve bunu konuşmasının içine ustalıkla gizliyor ya da gizlediğini zannediyorsa ben o kelimeleri ustalıkla anlarım ya da anladığımı zannederim. Çünkü genelde yanlış anlarım :)
- Ota b.ka alınırım... Üzülürüm, dert ederim, psikolojik bunalıma girerim... Sonra da niye böyleyim diye kendime kızarım. İçime atarım her şeyi... Biriyle tam laf dalaşına girecekken susarım... Çekilirim... O diyeceğini der. Sonra o gittikten sonra ben içimden kendi kendime derim ne diyeceksem.
- Argo konuşurum devamlı... Herkes "Merhaba" der, ben "Naber lan?" derim. Hemen samimyet kurarım, sonra elime yüzüme bulaştırırm.
- İnsanların günlük muhabbeti beni çok sıkar. Ruhum daralır. Hele mesele siyasete ya da futbola girerse tek kelime etmem. Bilmediğim bir şey hakkında ağzımı açmam. Bilmiş bilmiş konuşmaktan nefret ederim.
- Arka planda olmayı çok severim. O yüzden Michael Schumacher'i hiç sevemedim. Başarının en önünde değil de en arkasında olup, ama asıl mimar olarak, kutlamaları oradan izlemekten ve sonra sessizce salonu terketmekten acaaip zevk alırım.İnsanların farkında olmadan benim başarımı konuşmalarında ise zevkten dört köşe olurum. (Ulan içim çıfıt çarşısı gibiymiş, tiksindim kendimden)
- Ben heyecanla bir şey yaparken birisi kazara ters bir şey derse o işi anında bırakırım. 40 yılda bir gelen heyecanımı herkes en az benim kadar yaşasın isterim. Umurunda olmayanlara küfür ederim içimden...
Uzadı... B.ka sarmasın... Sıkıldım zaten...
5'e 10'um işte...
Kalas... Tomruk... Kütük... Ağaç... Sunta... Talaş...
Neyse... Dua edin de düzeleyim... :)
26 Temmuz 2012 Perşembe
SEN ANLAT!
"Vaaz vermek değil niyetim. Duyduğumu söylemek. Söylemeye değer şeyler duyuyorum zira.
Hayatı daha yaşanır kılmak için.
Ya da belki sadece ama sadece anlatmak için.
Sen anlat, dedi bana Tanrı.
Anlaşılsın diye değil, hiçbir mükafat beklemeden anlat.
Çünkü bir mükafattır her anlatıcıya doğru düzgün anlaşılmak.
Sen anlat! dedi bana Tanrı..
Umudu hatırlatsın diye umutsuzluğu; çareye yol açsın diye çaresizliği anlat..
Ders verme, dedi kimseye... Çünkü hoca denmez öğrenmesini bitirene...
Çırakları olan bir çıraktır usta olsa olsa..
Sen anlat, dedi bana Tanrı, sen sade anlat.
Vay başımıza ne geldiyse onu anlat dedi...
Sen anlat, dedi bana Tanrı, sen sade anlat!
.....
Hayatı daha yaşanır kılmak için.
Ya da belki sadece ama sadece anlatmak için.
Sen anlat, dedi bana Tanrı.
Anlaşılsın diye değil, hiçbir mükafat beklemeden anlat.
Çünkü bir mükafattır her anlatıcıya doğru düzgün anlaşılmak.
Sen anlat! dedi bana Tanrı..
Umudu hatırlatsın diye umutsuzluğu; çareye yol açsın diye çaresizliği anlat..
Ders verme, dedi kimseye... Çünkü hoca denmez öğrenmesini bitirene...
Çırakları olan bir çıraktır usta olsa olsa..
Sen anlat, dedi bana Tanrı, sen sade anlat.
Vay başımıza ne geldiyse onu anlat dedi...
Sen anlat, dedi bana Tanrı, sen sade anlat!
.....
22 Temmuz 2012 Pazar
Kayığın Kıyıya Karşı Kanısı
Ölümden zor günlerden biriydi. Yaşamaya çalışıyordum sadece... Hayata dair herhangi bir dala tutunamayaşımdan dolayı, doğaya dair dallara tutunmak adına iniyordum sahile.. Hayat ve doğa iç içe gibi görünseler de aslında farklıdırlar. Hayat, ölümü; doğa, yaşamı hatırlatır. Deniz dibi yerlerde aldığım nefesleri ciğerlerimin dibine çekmeyi seviyordum. Çünkü orada alınan her nefes daha değerliymiş gibi geliyodu. Belki de ben hatalıydım... Olur olmaz şeylere anlamsız anlamlar yükleyerek, nesneyi mecraanın dışına taşırıyor; ona bu dünyanın değil de çok daha mistik rüyaların ögesiymiş gibi muamele yapıyodum belki... Olsun, yaptığım bu davranış neticede nesnenin aslını ve suretini bozmuyordu. Sadece bendeki görüntüsü, içime yansırken saçtığı ışıklarda farklılık gösteriyordu.
Ne var bunda? İnsan kendisine değenleri içselleştiremez mi?
Peki bunu değdiğin nesneye sordun mu? İzin aldın mı?
Hayır...
Her nesne herkesin içinde aynı şeylere yol açacak diye bir şey yok ki?
Bunun ne önemi var ki? Değilen nesne, kendisine değildiğini farketmiyorsa sorun yoktur... Velev ki farketsin. Bundan nesneye ne?
Deniz sakindi... Ayakkabılarımı ve çoraplarımı çıkarıp elime alarak devam ettim kumsalde yürümeye... İlerde bir hareketlilik vardı. Bir amca gümüşten bozma ahşaptan yapılmış, pırıl pırıl bir kayığı denize doğru sürüklemeye çalışıyordu. Kendime çok az vakit ayırırdım bu şekilde. Kayık ve kayıkçının hikayesi ilgi çekebilirdi. Çekmese bile kaybedecek bir şey yoktu. Güneşin batmasını izlemek için gelmiştim zaten. Daha çok var...
Kumları eze eze amcanın yanına koştum. Amcanın yüzüyle ve elleri arasındaki fark dikkatimi çekti önce. Ellerine sinmiş o eski günlerden, yüzüne hiçbir şey bulaştırmamyı becermişti. Simsiyah gözlerinde pazardan yeni aldığı bir oyuncakla bir an önce oynamak için sabırsızlıkla annesini dürten çocuğun rehaveti vardı. Bir kaç küçük hamleden sonra kayığı tam denizin dibine, güneşten kurtulma anını hatırlatan ıslak kumlara kadar çektik.
- Sağol birader...
Birader mi? Birader demesinden ziyade amcadaki ses daha enteresandı. Dümdüz bir zeminde kayan su gibi dupduruydu. Bu aslında amcanın ruh aynasından başka bir şey değildi. Ciğerlerindeki hava nasıl hiç bir engele takılmadan pürüzsüzce sese, harflere dönüşüyorsa bence kesin içindeki duygular da herhangi bir engele takılmadan hayat buluyordur kırışmış ve esmerleşmiş teninde.
- Güzel mi?
- Niye parlıyor?
- Boyadım...
- Ahşabın kendisinden değil yani?
- Değil... Ahşap ne kadar kötü olursa olsun, biraz cilalarsın, kimse cilanın bir milimetre altındaki çirkinliği fark etmez bile... Kimsenin aklına bile gelmez bakmak...
- Ama ben farkettim...
- Ben de seni bekliyordum zaten...
Kaşlarım kendiliğinden çatıldı. İçimde türettğim "Nasıl yani" sorusunu soramadan amca devam etti...
- Geleceğini söylediler. Ben de kayığı o yüzden çıkardım zaten buraya kadar. Yoksa uğraşmam....
- Kim söyledi?
- Olmadı ama şimdi... Bana senin yüzeysellikten ziyade içsel takıldığını, görünenin aslında ortada görünmeyen tarafından oluşturulduğuna inanan biri olduğunu söylemişlerdi. Böyle biri, bu soru karşısında "Kim söyledi?" demez...
Kayığın parlak zeminini tozlu mu değil mi diye yokladıktan sonra oturdum köşesine yavaşça... Ya tansiyonum, ya da şekerim düşmüştü. Zaten hiçbir zaman hangisinin düşüp hangisinin çıktığını anlayamadım. Alt dudağımda yorgun bir titreme başladı. Kanım çekiliyor gibiydi... Amca gözlerini dikmiş bana bakıyordu. Beni yüzeysellikle ve basitlikle suçlamıştı. Denizde hafiten başlayan dalganın hışırdayan sesiyle kendime geldim. İçsel mekanizmalarımı amcanın entelektüel bünyesine göre senkronize edecektim. Mod değiştiriyordum. Artık amcanın sorularına ve iğneleyici laflarına hazır hale gelmeliydim. Derin bir nefes aldıktan sonra kendimi savunmaya geçtim:
- Doğru... Demez... Klişe bir laf vardır. "Benim için şahıslar değil, sistem önemlidir" diye. Benim için şahıslar çok önemli... Çünkü ben merhametin, kanaatin, itaatin, itidalin reçel yapılan tencerelerinde piştim. Şahısları elimin tersine layık görecek kadar, ya da onları bulundukları seviyeden aşağıda görecek kadar küçülmedim henüz...Sistemi de kuran şahıslardır çünkü... Her şeyden önce insandır. O yüzden sordum "Kim söyledi?" diye... Onları ne kadar iyi tanırsam, işin görünmeyen yüzünü o kadar iyi idrak ederim.
- Güzel... Bana anlattıkları gibi olmaya başlıyorsun... Ama yetmez... Emin ol yetmez...
- Ne istiyorsun? Ne duymaya geldin, ne duydun?
- Sana bir kaç soru soracağım?
- Sor...
- Sence bu kayık, gölün karşı kıyısına geçer mi?
Çok basit bir soruydu. Karşı kıyıya baktım.
- Geçer...
- Emin misin?
- Bİlmiyorum, geçer herhalde?
Amcanın gözünde bir ışıltı belirdi. Bilmiş bir tavırla ve bir şeyler keşfetmenin heyecanıyla kaşlarını kaldırdı, gülümsedi...
- Gördün mü?
- Neyi?
- İlk sorduğumda kendinden çok emin bir şekilde "geçer" dedin. Ama ben sanki geçemezmiş gibi "emin misin" diye sorduğumda, tereddüt içinde kaldın. Niye kararını değiştirdin?
- Kayığı sen benden daha iyi tanıyorsun...
- Yani sen tanımıyorsun değil mi?
- Evet...
- O zaman tanımadığın bir kayık hakkında nasıl bir anda "geçer" ifadesini kullandın?
- Kayık çok modern gözüküyor çünkü...
- Gözükebilir...
- İyi de bunu her şeyde uygulayamayız ki? Bu söylediklerini hayata nasıl adapte edeceğim ki ben?
- Her şeyde uygulayamazsın... Ama bazı yerlerde bu zincire muhtaç kalırsın... Demek istediğim şu:
Kayığa binmeden onun seni karşı kıyıya geçirip geçiremeyeceğini bilemezsin...
- Gel bak... Sana ne göstereceğim...
Amca, kayığın arka tarafına yürüdü ve eğildi. Eliye yokladığı yerde kocaman bir boşluk vardı.
- Gördün mü? Kayık buradan su alır...
Gözünde yine aynı ışıltı belirdi... Bir cevap bekliyordu belli ki... Acaba ne diyecek bakışıydı bu...
- O zaman karşıya geçemem bu kayıkla...
Amca gülmeye başladı...
- Beklediğim ve hatta ulaşmaya çalıştığım hatalı cevap buydu işte...
- Nasıl yani?
- Önyargılarının ve içten pazarlık yaptığın tezgahların kurbanı oldun... Çok fazla matematiksel kurgulama yaptın beyninde... Halbuki buna gerek yok... Karşı kıyıya geçmek için buraya gelseydin ne yapardın?
- Önce kayığı kontrol ederdim. Sağlam mı diye...Muhtemelen bu deliği fark eder ve vazgeçerdim...
Amca bu sefer kahkaha atmaya başladı... Sebepsiz gülenden, içinde zeka parıltısı olmayan laflardan nefret ederim.
- Sana bir şey söyliyeyim mi? Kayığın arkasındaki bu deliği ancak profosyoneller görebilir... Senin görmen imkansız... Devam edelim... Deliği görmediğini farzedelim. Kayığa bindin ve kürek çekmeye başladın. Ama tam yolun ortasında kayığın su aldığını gördün... Ne yapacaksın?
- Geri dönerim...
- Vazgeçeceksin yani...
- Ölmekten iyidir...
- Ölmek vazgeçmekten daha iyidir aslında ama neyse, konu o değil... Geri dönmeye gerçekten karar verir miydin?
- Ne yapmalıyım ki?
- Az önce nasıl kayığın altındaki deliği sadece profosyoneller farkedebiliyorsa, burda da profosyonel bakış açısına ihtiyaç var.
- Nasıl?
- Kayıktaki o delik, aslında o kadar önemsiz ki, sen karşı kıyıya geçene kadar kayık su almaz bile... Yani çok önemsiz bir delik... Seni karşı kıyıya götürür, hatta geri getirir. Ama kayığı yeterince tanımıyor olman, hatta altında gördüğün küçücük delikten yola çıkarak onun seni asla karşıya geçiremeyeceği fikrine ulaşman karşı kıyıya geçmene engel oldu. Ayrıca, hasarlı olan sadece kayık değil. Sensin de...
- Ne demek bu?
- Belki sen kürekleri iyi çekemeyeceksin, belki kollarına kramp girecek ve yavaş kalacaksın. Yavaşlayınca kayık daha çabuk su alacak... Bu ihtimaller de var. Ama bunlar tamamen senin karşı kıyıya ulaşmayı ne kadar çok istediğinle ilgili değişken hususlar. Ne kadar istersen, o kadar varsın...
- Peki... Ben sana bir şey sorayım?
- Tabi ki...
- Ben hayatımda bu kayığı ilk kez görmüş biri olarak, bahsettiğiniz profosyonel bakış açısına nasıl sahip olabilirim ki? Ben hayatımda hiç kayığa binmedim mesela. Dolayısıyla kayığın altında gördüğüm küçücük delik beni bu işten vazgeçmeye itecektir muhtemelen. Doğal olan bu değil midir? Kaldı ki, kayığı bu haliyle kabul edip, tedirginlikle, tereddütle, acaba batacak mı korkusuyla kıyıya ulaşmaktansa daha rahat ve garanti bir kayık kullanmak daha mantıklı değil mi? Niye yolculuğumu berbat edeyim ki?
- Deliği görmen imkansız ama... Deliğin olduğunu yolun ortasına anlayacaksın muhtemelen... Ama zamanla deliğin tehlikesiz olduğunu farkedeceksin... Eğer farkettiğinde dönüş yoluna geçtiysen pişmanlığa kendini hazırla... Ama deliğe rağmen kıyıya doğru kürek çekersen bambaşka dünyalara yelken açacağın bambaşka limanlara gideceksin... Tamamen yabancı, tanımadığın, alışık olmadığın bir dünya... Belki yaptıklarının karşılığını başka yerlerde, başka zaman ve mekanlarda alacağın, dışardan bakıldığında kapkara, ama özünü yaşadığında tertemiz bir dünya... Sana değer veren, yargılamayan, sorgulamayan insanlardan kurulu ve sadece yaptığın kadarla ödüllendirileceğin dışardan ilkel, içerden elit görünen bir dünya... Tabi bunlar varsayım... Tam aksi de olabilir. Ama daha karşı kıyıya geçip de pişman olanına rastlamadım. Sadece kayık su aldığı için geri dönenlerin pişmanlıklarını gizlemek için nereyi ve kimi suçlayacağını şaşırdıklarına şahit oldum ve üzüldüm haliyle...
Amca yine, arkasından bir cevap bekleyecek ya da beni hataya, istediği yöne sürükleyecek bir söz söylemek üzere jest ve mimiklerini hazırladı...
- Ama kayık çok güzel gözüküyor, değil mi?
- Olabilir... Beni karşıya rahat ve huzurlu bir şekilde geçirmeyecekse ne önemi var ki bunun?
Amca gülümsedi...
- Ya sahilde başka kayık yoksa?
Bir anda durdum... Az önce aklıma sağnak halinde yağan cümleler bir anda kesildi. Bu imkansız... Atıldım hemen...
- İmkansız... Her sahilde birden fazla kayık vardır hatta içlerinde beni taşımaya layık olanları bile vardır.
- Her kayığın altında delik yoktur elbet... Ama o deliğe tekabül edecek bir eksiği mutlaka vardır. Ya da sana açık konuşayım. Az önce bahsettiğim o güzel limanlara ancak böyle kayıklarla gidilir... Yoksa o limanların ve limanın ait olduğu büyülü dünyaların hiçbir önemi kalmaz...
- İyi de benim o güzel dünyalara gitmek istediğimi kim söyledi? Ben istemiyorum belki...
- Aslında herkesten çok istiyorsun... Ama sadece istiyorsun... İstediğini yapmana içeride bir şeyler engel oluyor. O engeli kaldırdığında görüntü netleşecek.
- Nasıl kalkacak o engel?
- Şeffaflaştığında... Gözüne inen perdeyi, şeffaflık iksirinin kaynadığı altın kazanlara batırarak şeffaflaştırabilir, hatta tamamen kaldırabilirsin ancak...
- İyi de, söylediklerin hep bir "nasıl" sorusunu beraberinde getiriyor...
- O zaman bir yerden başlamak zorundasın...
- Nerden?
Amca saatine baktı...
- Vakit tamam... Tekrar çağırılacaksın... Şimdilik bu kadar yeter... Merak etme, "Unutma" diye başlayan son sözler söylemeyeceğim.
Güldük...
Kayığı tekrardan çıkardığı yere doğru sürüklemeye başladı ve gözden kayboldu. Güneş batmıştı. Her şeye koşup, hiçbir şeye yetişememek...
Tekrar geleceğim...
(devamı gelir)
Ne var bunda? İnsan kendisine değenleri içselleştiremez mi?
Peki bunu değdiğin nesneye sordun mu? İzin aldın mı?
Hayır...
Her nesne herkesin içinde aynı şeylere yol açacak diye bir şey yok ki?
Bunun ne önemi var ki? Değilen nesne, kendisine değildiğini farketmiyorsa sorun yoktur... Velev ki farketsin. Bundan nesneye ne?
Deniz sakindi... Ayakkabılarımı ve çoraplarımı çıkarıp elime alarak devam ettim kumsalde yürümeye... İlerde bir hareketlilik vardı. Bir amca gümüşten bozma ahşaptan yapılmış, pırıl pırıl bir kayığı denize doğru sürüklemeye çalışıyordu. Kendime çok az vakit ayırırdım bu şekilde. Kayık ve kayıkçının hikayesi ilgi çekebilirdi. Çekmese bile kaybedecek bir şey yoktu. Güneşin batmasını izlemek için gelmiştim zaten. Daha çok var...
Kumları eze eze amcanın yanına koştum. Amcanın yüzüyle ve elleri arasındaki fark dikkatimi çekti önce. Ellerine sinmiş o eski günlerden, yüzüne hiçbir şey bulaştırmamyı becermişti. Simsiyah gözlerinde pazardan yeni aldığı bir oyuncakla bir an önce oynamak için sabırsızlıkla annesini dürten çocuğun rehaveti vardı. Bir kaç küçük hamleden sonra kayığı tam denizin dibine, güneşten kurtulma anını hatırlatan ıslak kumlara kadar çektik.
- Sağol birader...
Birader mi? Birader demesinden ziyade amcadaki ses daha enteresandı. Dümdüz bir zeminde kayan su gibi dupduruydu. Bu aslında amcanın ruh aynasından başka bir şey değildi. Ciğerlerindeki hava nasıl hiç bir engele takılmadan pürüzsüzce sese, harflere dönüşüyorsa bence kesin içindeki duygular da herhangi bir engele takılmadan hayat buluyordur kırışmış ve esmerleşmiş teninde.
- Güzel mi?
- Niye parlıyor?
- Boyadım...
- Ahşabın kendisinden değil yani?
- Değil... Ahşap ne kadar kötü olursa olsun, biraz cilalarsın, kimse cilanın bir milimetre altındaki çirkinliği fark etmez bile... Kimsenin aklına bile gelmez bakmak...
- Ama ben farkettim...
- Ben de seni bekliyordum zaten...
Kaşlarım kendiliğinden çatıldı. İçimde türettğim "Nasıl yani" sorusunu soramadan amca devam etti...
- Geleceğini söylediler. Ben de kayığı o yüzden çıkardım zaten buraya kadar. Yoksa uğraşmam....
- Kim söyledi?
- Olmadı ama şimdi... Bana senin yüzeysellikten ziyade içsel takıldığını, görünenin aslında ortada görünmeyen tarafından oluşturulduğuna inanan biri olduğunu söylemişlerdi. Böyle biri, bu soru karşısında "Kim söyledi?" demez...
Kayığın parlak zeminini tozlu mu değil mi diye yokladıktan sonra oturdum köşesine yavaşça... Ya tansiyonum, ya da şekerim düşmüştü. Zaten hiçbir zaman hangisinin düşüp hangisinin çıktığını anlayamadım. Alt dudağımda yorgun bir titreme başladı. Kanım çekiliyor gibiydi... Amca gözlerini dikmiş bana bakıyordu. Beni yüzeysellikle ve basitlikle suçlamıştı. Denizde hafiten başlayan dalganın hışırdayan sesiyle kendime geldim. İçsel mekanizmalarımı amcanın entelektüel bünyesine göre senkronize edecektim. Mod değiştiriyordum. Artık amcanın sorularına ve iğneleyici laflarına hazır hale gelmeliydim. Derin bir nefes aldıktan sonra kendimi savunmaya geçtim:
- Doğru... Demez... Klişe bir laf vardır. "Benim için şahıslar değil, sistem önemlidir" diye. Benim için şahıslar çok önemli... Çünkü ben merhametin, kanaatin, itaatin, itidalin reçel yapılan tencerelerinde piştim. Şahısları elimin tersine layık görecek kadar, ya da onları bulundukları seviyeden aşağıda görecek kadar küçülmedim henüz...Sistemi de kuran şahıslardır çünkü... Her şeyden önce insandır. O yüzden sordum "Kim söyledi?" diye... Onları ne kadar iyi tanırsam, işin görünmeyen yüzünü o kadar iyi idrak ederim.
- Güzel... Bana anlattıkları gibi olmaya başlıyorsun... Ama yetmez... Emin ol yetmez...
- Ne istiyorsun? Ne duymaya geldin, ne duydun?
- Sana bir kaç soru soracağım?
- Sor...
- Sence bu kayık, gölün karşı kıyısına geçer mi?
Çok basit bir soruydu. Karşı kıyıya baktım.
- Geçer...
- Emin misin?
- Bİlmiyorum, geçer herhalde?
Amcanın gözünde bir ışıltı belirdi. Bilmiş bir tavırla ve bir şeyler keşfetmenin heyecanıyla kaşlarını kaldırdı, gülümsedi...
- Gördün mü?
- Neyi?
- İlk sorduğumda kendinden çok emin bir şekilde "geçer" dedin. Ama ben sanki geçemezmiş gibi "emin misin" diye sorduğumda, tereddüt içinde kaldın. Niye kararını değiştirdin?
- Kayığı sen benden daha iyi tanıyorsun...
- Yani sen tanımıyorsun değil mi?
- Evet...
- O zaman tanımadığın bir kayık hakkında nasıl bir anda "geçer" ifadesini kullandın?
- Kayık çok modern gözüküyor çünkü...
- Gözükebilir...
- İyi de bunu her şeyde uygulayamayız ki? Bu söylediklerini hayata nasıl adapte edeceğim ki ben?
- Her şeyde uygulayamazsın... Ama bazı yerlerde bu zincire muhtaç kalırsın... Demek istediğim şu:
Kayığa binmeden onun seni karşı kıyıya geçirip geçiremeyeceğini bilemezsin...
- Gel bak... Sana ne göstereceğim...
Amca, kayığın arka tarafına yürüdü ve eğildi. Eliye yokladığı yerde kocaman bir boşluk vardı.
- Gördün mü? Kayık buradan su alır...
Gözünde yine aynı ışıltı belirdi... Bir cevap bekliyordu belli ki... Acaba ne diyecek bakışıydı bu...
- O zaman karşıya geçemem bu kayıkla...
Amca gülmeye başladı...
- Beklediğim ve hatta ulaşmaya çalıştığım hatalı cevap buydu işte...
- Nasıl yani?
- Önyargılarının ve içten pazarlık yaptığın tezgahların kurbanı oldun... Çok fazla matematiksel kurgulama yaptın beyninde... Halbuki buna gerek yok... Karşı kıyıya geçmek için buraya gelseydin ne yapardın?
- Önce kayığı kontrol ederdim. Sağlam mı diye...Muhtemelen bu deliği fark eder ve vazgeçerdim...
Amca bu sefer kahkaha atmaya başladı... Sebepsiz gülenden, içinde zeka parıltısı olmayan laflardan nefret ederim.
- Sana bir şey söyliyeyim mi? Kayığın arkasındaki bu deliği ancak profosyoneller görebilir... Senin görmen imkansız... Devam edelim... Deliği görmediğini farzedelim. Kayığa bindin ve kürek çekmeye başladın. Ama tam yolun ortasında kayığın su aldığını gördün... Ne yapacaksın?
- Geri dönerim...
- Vazgeçeceksin yani...
- Ölmekten iyidir...
- Ölmek vazgeçmekten daha iyidir aslında ama neyse, konu o değil... Geri dönmeye gerçekten karar verir miydin?
- Ne yapmalıyım ki?
- Az önce nasıl kayığın altındaki deliği sadece profosyoneller farkedebiliyorsa, burda da profosyonel bakış açısına ihtiyaç var.
- Nasıl?
- Kayıktaki o delik, aslında o kadar önemsiz ki, sen karşı kıyıya geçene kadar kayık su almaz bile... Yani çok önemsiz bir delik... Seni karşı kıyıya götürür, hatta geri getirir. Ama kayığı yeterince tanımıyor olman, hatta altında gördüğün küçücük delikten yola çıkarak onun seni asla karşıya geçiremeyeceği fikrine ulaşman karşı kıyıya geçmene engel oldu. Ayrıca, hasarlı olan sadece kayık değil. Sensin de...
- Ne demek bu?
- Belki sen kürekleri iyi çekemeyeceksin, belki kollarına kramp girecek ve yavaş kalacaksın. Yavaşlayınca kayık daha çabuk su alacak... Bu ihtimaller de var. Ama bunlar tamamen senin karşı kıyıya ulaşmayı ne kadar çok istediğinle ilgili değişken hususlar. Ne kadar istersen, o kadar varsın...
- Peki... Ben sana bir şey sorayım?
- Tabi ki...
- Ben hayatımda bu kayığı ilk kez görmüş biri olarak, bahsettiğiniz profosyonel bakış açısına nasıl sahip olabilirim ki? Ben hayatımda hiç kayığa binmedim mesela. Dolayısıyla kayığın altında gördüğüm küçücük delik beni bu işten vazgeçmeye itecektir muhtemelen. Doğal olan bu değil midir? Kaldı ki, kayığı bu haliyle kabul edip, tedirginlikle, tereddütle, acaba batacak mı korkusuyla kıyıya ulaşmaktansa daha rahat ve garanti bir kayık kullanmak daha mantıklı değil mi? Niye yolculuğumu berbat edeyim ki?
- Deliği görmen imkansız ama... Deliğin olduğunu yolun ortasına anlayacaksın muhtemelen... Ama zamanla deliğin tehlikesiz olduğunu farkedeceksin... Eğer farkettiğinde dönüş yoluna geçtiysen pişmanlığa kendini hazırla... Ama deliğe rağmen kıyıya doğru kürek çekersen bambaşka dünyalara yelken açacağın bambaşka limanlara gideceksin... Tamamen yabancı, tanımadığın, alışık olmadığın bir dünya... Belki yaptıklarının karşılığını başka yerlerde, başka zaman ve mekanlarda alacağın, dışardan bakıldığında kapkara, ama özünü yaşadığında tertemiz bir dünya... Sana değer veren, yargılamayan, sorgulamayan insanlardan kurulu ve sadece yaptığın kadarla ödüllendirileceğin dışardan ilkel, içerden elit görünen bir dünya... Tabi bunlar varsayım... Tam aksi de olabilir. Ama daha karşı kıyıya geçip de pişman olanına rastlamadım. Sadece kayık su aldığı için geri dönenlerin pişmanlıklarını gizlemek için nereyi ve kimi suçlayacağını şaşırdıklarına şahit oldum ve üzüldüm haliyle...
Amca yine, arkasından bir cevap bekleyecek ya da beni hataya, istediği yöne sürükleyecek bir söz söylemek üzere jest ve mimiklerini hazırladı...
- Ama kayık çok güzel gözüküyor, değil mi?
- Olabilir... Beni karşıya rahat ve huzurlu bir şekilde geçirmeyecekse ne önemi var ki bunun?
Amca gülümsedi...
- Ya sahilde başka kayık yoksa?
Bir anda durdum... Az önce aklıma sağnak halinde yağan cümleler bir anda kesildi. Bu imkansız... Atıldım hemen...
- İmkansız... Her sahilde birden fazla kayık vardır hatta içlerinde beni taşımaya layık olanları bile vardır.
- Her kayığın altında delik yoktur elbet... Ama o deliğe tekabül edecek bir eksiği mutlaka vardır. Ya da sana açık konuşayım. Az önce bahsettiğim o güzel limanlara ancak böyle kayıklarla gidilir... Yoksa o limanların ve limanın ait olduğu büyülü dünyaların hiçbir önemi kalmaz...
- İyi de benim o güzel dünyalara gitmek istediğimi kim söyledi? Ben istemiyorum belki...
- Aslında herkesten çok istiyorsun... Ama sadece istiyorsun... İstediğini yapmana içeride bir şeyler engel oluyor. O engeli kaldırdığında görüntü netleşecek.
- Nasıl kalkacak o engel?
- Şeffaflaştığında... Gözüne inen perdeyi, şeffaflık iksirinin kaynadığı altın kazanlara batırarak şeffaflaştırabilir, hatta tamamen kaldırabilirsin ancak...
- İyi de, söylediklerin hep bir "nasıl" sorusunu beraberinde getiriyor...
- O zaman bir yerden başlamak zorundasın...
- Nerden?
Amca saatine baktı...
- Vakit tamam... Tekrar çağırılacaksın... Şimdilik bu kadar yeter... Merak etme, "Unutma" diye başlayan son sözler söylemeyeceğim.
Güldük...
Kayığı tekrardan çıkardığı yere doğru sürüklemeye başladı ve gözden kayboldu. Güneş batmıştı. Her şeye koşup, hiçbir şeye yetişememek...
Tekrar geleceğim...
(devamı gelir)
15 Temmuz 2012 Pazar
Savaş(ama)mak - Tutun(ama)mak
Soyadım Savaş...
Hz. Allah'ın bu soyadı bana bahşettiğini düşünüyorum. Bu, içinde çok derin hikmetler barındıran ve şimdiki tabirle "nereye çekersen oraya gider" tadında bir bağış...
Kendimi bildim bileli ya da hayatta küçük başarıları tatmaya başladığımdan bu yana (evet ben ilk başarımda yaşadığımı hissettim) sürekli "mücadele" halindeyim... İçsel ya da toplumsal hiç fark etmez...
Ama nedense bunun farkında olmak iyi bir şeymiş gibi gelmiyor bana... Tabi ki, insanın kendini bilmesi erdemdir... Ama ben bu noktada kendimi iyi hissetmiyorum. Yoruluyorum artık... Kendini sürekli bir imtihana tabi tutulurken bulmak ya da hep önüne çıkan iki yoldan birini tercih etmek zorunda kalmak yoruyor insanı...
Yoksa ben de Oğuzcuğum Atay'ın ifadesiyle bir Disconnetcus Erectus olabilir miyim?
Büyük ihtimalle öyleyim...
Hayata tutunmak, prensip sahibi olmaktır, olabilmektir. Prensip sahibi olanlar çelişki anında hızlı karar verme yeteneğine ihtiyaç duymazlar. Çünkü onlar daha karşılarına yol ayrımı çıkmadan hangi yolu seçeceğine karar vermişlerdir. Onlar opsiyonlarında çetrefel duyguları hiç tatmamışlardır. İçlerinde iç güdüsel olarak büyüttükleri değerleri vermek zorunda oldukları karara uydurmazlar. Aslında işin Türkçesi şudur: Onlar, işlerini asla şansa bırakmazlar. Değerlerini kararlara göre oluşturmaktan ziyade kararlarını değerlerine göre verirler. Eğer karar vermemek gibi bir şıkları varsa değerleri uğruna bir an bile tereddüt etmeden bu şıkkı seçerler. Velev ki her şey berbat olsun... Prensip, değer, kavram, inanç onlar için vazgeçilmez şeylerdir. Birer tabudur adeta. Ve tabularını altın muhafazalı sandıklarının en mahrem yerinde saklamak için şahısları ellerinin tersiyle bir kenara itebilirler. Çünkü onlara göre içlerindeki değerleri alınlarının teriyle oluşturmuşlardır. O temiz değerlerine hiçbir önemsiz şahsın kirli eli değmemiştir. Bununla gurur duyarlar.
Hiç bir zaman prensip sahibi olamadım...
Hep mantıksal zincirleri önemser göründüm. Bu zincirle oynarken, ya da oynuyor görünürken kulağımın aslında kalbimin atışında, gözümün ise kanın akışında olduğunu kimseye hissettirmedim. Hissettiremedim... Çünkü bilimsel bir devirde yaşıyorduk onlara göre... Neden - sonuç ilişkileri, diferansiyel denklemler, modüler aritmetik hakkında bilgisi olmayanlar adamdan sayılmıyordu. Bir üçgenin iç açılarını bulurken kimse bir insanın iç acılarının toplamının kaç olduğuyla ilgilenmiyordu. Herkesin akıllı olduğu köyde deli olmanın bir alemi yoktu. Hayat, kapılarını açmasını bilene açıyordu sadece...
İnandığın gibi yaşamazsan yaşadığın gibi inanırsın...
Ben mantığa inanmadığım halde mantıksal hayatlar yaşıyordum. İnsan bazen yalanını unutur. Yalanı gerçeğe çevirenler, ya da yalanlara gerçek muamelesi yapanlar yaşadığı gibi inanmaya mahkumdur. Dostoyevski bile insanın kendi söylediği bir yalanın diğer yalanlardan daha iyi olduğunu söyler. Ama bu teselli kaynağı değildir. İşte ben de kendi uydurmadığım bir yalana gerçek muamalesi yaptığım için inanmaya başladım. Artık duyguları x+y=z formatına döküyor, aşk hakkında parabol eğrileri, ya da analitik geometri kavramları türetiyordum. Tesadüfleri de iki doğrunun uzayda kesişmesi olarak tanımlıyordum. Şu haliyle Oğuzcuğum Atay'ın Tutunamayanlarında görülen (Disconnetcus Erectus) entel görünme davranışına çok benziyordu düşündüklerim.
Evet... Ben bir Tutunamayandım...
Her şey aslına dönecektir. Biz nasıl bir gün mutlaka toğrağa gideceksek, kainattaki her kavram da yok olacak, her duygu sahibine teslim edilecektir.
Ama olmadı...
Gün geçtikçe, kulaklarımda hissetiğim kalp atışı basıncı dayanılmaz boyutlara ulaştı. Kurduğum denklemlerin bütün bilinmeyenleri, sonsuz bir bilinmezlik dolambacına düştüler. Sayfalar üzerine özenle yazdığım formüller, cetvelle çizdiğim grafikler gözüme farklı görünmeye başladı. Yıllarca arkadaşlık yaptığım X ve Y'ye karşı mahcuptum. Her konuşmama gizliden olsa kattığım ve yalandan da olsa zihnimin temeline oturttuğum bu iki bilinmezlik padişahı sonsuzluğa düğümlendiler... Ama her zaman ki gibi işler ters gitti.
Paradokstur...
Ters giden bir şeyler, tekrardan ters giderse düze çevrilmiş olur.
X ve Y kulaklarımda artan kalp basıncını görünce sonsuzluğun sonunda bir sonuca, bir bilinene dönüşmüşlerdi aslında.
X+Y= AŞK
En karmaşık formüller, en bilinmeyenli denklemler, bu 3 harfi yanyana gelmiş görünce bir anda çözüme ulaşıyorlar kendiliğinden... Üçgenlerin için 180, dörtgenlerin içi 360 değildi artık... 2+2 toplamı 4 etmiyordu. 8 ile 9 u çarptığımda 89'a ulaşabiliyordum. "Sayılar sonsuzdur" diyenlere "Dünyada tek sayı vardır: O da "BİR" dir" diyebiliyordum...
Pembeden nefret etmeme rağmen Toz Pembe olarak tanımlanıyordum. Sayıların düzenini bozmak, matematiğin ve fiziğin içine etmekten hakim karşısına çıkarılmak isteniyordum.
İtiraz ediyorum Sayın Yargıç...
Ben bozmadım hiç bir düzeni... Düzensizlik bile aslında bir düzenin belirtisidir. Evrenin yaratılışının özünde bile AŞK varken ve kainat karmaşık gözüktüğü halde aslında mantıksal zincirin birebir aynısıyken ve bu düzeni sadece ve sadece AŞK'a borçluyken ben nasıl olur da aslı terkedip suretlere meylederim? Beraatimi talep ediyorum. Asıl hüküm giymeye mahkum olanlar kalp atışlarını hiçe sayarak, büyük bir inkar içinde olarak yaşadığı halde yaşamadığını iddia edenlerdir. Kalbinin atmadığını söyleyen ölüdür. Meyyit-i Müteharrik'tir. Karşılarına çıkan her toplumsal sorunu AŞK'tan bozma X ve Y'ye dökenlerdir. Hakim sorar: Evladım! (Evet, bütün hakimler Evladım der) Sen de eskiden o saflardaydın. Niye değiştin?
Hakim bey, beni benden olmayan bir kaba döktü Tutunamayanlar... Onlar yüzünden...
Bakmayın itiraz ettiğime... Hala çelişkili bir insanım... Tutunmakla tutunamamak arasında kalıyorum.
Çok sevdiğim bir arkadaşım yazdı geçen gün...
"Değmeyenlerin hikayesi olma..."
Cevap yazdım:
"Bazen hikaye değmemek üzerinedir"
Değmeyenler X+Y'nin AŞK ettiğini gördüklerinde çoktan her şey bitmiş olacak.
Tutunamayanlara ve Değmeyenlere....
A.S
Hz. Allah'ın bu soyadı bana bahşettiğini düşünüyorum. Bu, içinde çok derin hikmetler barındıran ve şimdiki tabirle "nereye çekersen oraya gider" tadında bir bağış...
Kendimi bildim bileli ya da hayatta küçük başarıları tatmaya başladığımdan bu yana (evet ben ilk başarımda yaşadığımı hissettim) sürekli "mücadele" halindeyim... İçsel ya da toplumsal hiç fark etmez...
Ama nedense bunun farkında olmak iyi bir şeymiş gibi gelmiyor bana... Tabi ki, insanın kendini bilmesi erdemdir... Ama ben bu noktada kendimi iyi hissetmiyorum. Yoruluyorum artık... Kendini sürekli bir imtihana tabi tutulurken bulmak ya da hep önüne çıkan iki yoldan birini tercih etmek zorunda kalmak yoruyor insanı...
Yoksa ben de Oğuzcuğum Atay'ın ifadesiyle bir Disconnetcus Erectus olabilir miyim?
Büyük ihtimalle öyleyim...
Hayata tutunmak, prensip sahibi olmaktır, olabilmektir. Prensip sahibi olanlar çelişki anında hızlı karar verme yeteneğine ihtiyaç duymazlar. Çünkü onlar daha karşılarına yol ayrımı çıkmadan hangi yolu seçeceğine karar vermişlerdir. Onlar opsiyonlarında çetrefel duyguları hiç tatmamışlardır. İçlerinde iç güdüsel olarak büyüttükleri değerleri vermek zorunda oldukları karara uydurmazlar. Aslında işin Türkçesi şudur: Onlar, işlerini asla şansa bırakmazlar. Değerlerini kararlara göre oluşturmaktan ziyade kararlarını değerlerine göre verirler. Eğer karar vermemek gibi bir şıkları varsa değerleri uğruna bir an bile tereddüt etmeden bu şıkkı seçerler. Velev ki her şey berbat olsun... Prensip, değer, kavram, inanç onlar için vazgeçilmez şeylerdir. Birer tabudur adeta. Ve tabularını altın muhafazalı sandıklarının en mahrem yerinde saklamak için şahısları ellerinin tersiyle bir kenara itebilirler. Çünkü onlara göre içlerindeki değerleri alınlarının teriyle oluşturmuşlardır. O temiz değerlerine hiçbir önemsiz şahsın kirli eli değmemiştir. Bununla gurur duyarlar.
Hiç bir zaman prensip sahibi olamadım...
Hep mantıksal zincirleri önemser göründüm. Bu zincirle oynarken, ya da oynuyor görünürken kulağımın aslında kalbimin atışında, gözümün ise kanın akışında olduğunu kimseye hissettirmedim. Hissettiremedim... Çünkü bilimsel bir devirde yaşıyorduk onlara göre... Neden - sonuç ilişkileri, diferansiyel denklemler, modüler aritmetik hakkında bilgisi olmayanlar adamdan sayılmıyordu. Bir üçgenin iç açılarını bulurken kimse bir insanın iç acılarının toplamının kaç olduğuyla ilgilenmiyordu. Herkesin akıllı olduğu köyde deli olmanın bir alemi yoktu. Hayat, kapılarını açmasını bilene açıyordu sadece...
İnandığın gibi yaşamazsan yaşadığın gibi inanırsın...
Ben mantığa inanmadığım halde mantıksal hayatlar yaşıyordum. İnsan bazen yalanını unutur. Yalanı gerçeğe çevirenler, ya da yalanlara gerçek muamelesi yapanlar yaşadığı gibi inanmaya mahkumdur. Dostoyevski bile insanın kendi söylediği bir yalanın diğer yalanlardan daha iyi olduğunu söyler. Ama bu teselli kaynağı değildir. İşte ben de kendi uydurmadığım bir yalana gerçek muamalesi yaptığım için inanmaya başladım. Artık duyguları x+y=z formatına döküyor, aşk hakkında parabol eğrileri, ya da analitik geometri kavramları türetiyordum. Tesadüfleri de iki doğrunun uzayda kesişmesi olarak tanımlıyordum. Şu haliyle Oğuzcuğum Atay'ın Tutunamayanlarında görülen (Disconnetcus Erectus) entel görünme davranışına çok benziyordu düşündüklerim.
Evet... Ben bir Tutunamayandım...
Her şey aslına dönecektir. Biz nasıl bir gün mutlaka toğrağa gideceksek, kainattaki her kavram da yok olacak, her duygu sahibine teslim edilecektir.
Ama olmadı...
Gün geçtikçe, kulaklarımda hissetiğim kalp atışı basıncı dayanılmaz boyutlara ulaştı. Kurduğum denklemlerin bütün bilinmeyenleri, sonsuz bir bilinmezlik dolambacına düştüler. Sayfalar üzerine özenle yazdığım formüller, cetvelle çizdiğim grafikler gözüme farklı görünmeye başladı. Yıllarca arkadaşlık yaptığım X ve Y'ye karşı mahcuptum. Her konuşmama gizliden olsa kattığım ve yalandan da olsa zihnimin temeline oturttuğum bu iki bilinmezlik padişahı sonsuzluğa düğümlendiler... Ama her zaman ki gibi işler ters gitti.
Paradokstur...
Ters giden bir şeyler, tekrardan ters giderse düze çevrilmiş olur.
X ve Y kulaklarımda artan kalp basıncını görünce sonsuzluğun sonunda bir sonuca, bir bilinene dönüşmüşlerdi aslında.
X+Y= AŞK
En karmaşık formüller, en bilinmeyenli denklemler, bu 3 harfi yanyana gelmiş görünce bir anda çözüme ulaşıyorlar kendiliğinden... Üçgenlerin için 180, dörtgenlerin içi 360 değildi artık... 2+2 toplamı 4 etmiyordu. 8 ile 9 u çarptığımda 89'a ulaşabiliyordum. "Sayılar sonsuzdur" diyenlere "Dünyada tek sayı vardır: O da "BİR" dir" diyebiliyordum...
Pembeden nefret etmeme rağmen Toz Pembe olarak tanımlanıyordum. Sayıların düzenini bozmak, matematiğin ve fiziğin içine etmekten hakim karşısına çıkarılmak isteniyordum.
İtiraz ediyorum Sayın Yargıç...
Ben bozmadım hiç bir düzeni... Düzensizlik bile aslında bir düzenin belirtisidir. Evrenin yaratılışının özünde bile AŞK varken ve kainat karmaşık gözüktüğü halde aslında mantıksal zincirin birebir aynısıyken ve bu düzeni sadece ve sadece AŞK'a borçluyken ben nasıl olur da aslı terkedip suretlere meylederim? Beraatimi talep ediyorum. Asıl hüküm giymeye mahkum olanlar kalp atışlarını hiçe sayarak, büyük bir inkar içinde olarak yaşadığı halde yaşamadığını iddia edenlerdir. Kalbinin atmadığını söyleyen ölüdür. Meyyit-i Müteharrik'tir. Karşılarına çıkan her toplumsal sorunu AŞK'tan bozma X ve Y'ye dökenlerdir. Hakim sorar: Evladım! (Evet, bütün hakimler Evladım der) Sen de eskiden o saflardaydın. Niye değiştin?
Hakim bey, beni benden olmayan bir kaba döktü Tutunamayanlar... Onlar yüzünden...
Bakmayın itiraz ettiğime... Hala çelişkili bir insanım... Tutunmakla tutunamamak arasında kalıyorum.
Çok sevdiğim bir arkadaşım yazdı geçen gün...
"Değmeyenlerin hikayesi olma..."
Cevap yazdım:
"Bazen hikaye değmemek üzerinedir"
Değmeyenler X+Y'nin AŞK ettiğini gördüklerinde çoktan her şey bitmiş olacak.
Tutunamayanlara ve Değmeyenlere....
A.S
16 Şubat 2012 Perşembe
SAVCI LEYLA'DAN...
Kurtlar Vadisi Pusu'da Savcı Leyla, Dicle'ye gaz verirken...
LEYLA: Ben Polat'ı o kadar çok seviyorum ki, onun mutluluğu için ondan vazgeçmeye razıyım. Bazen sevmek vazgeçmektir...
LEYLA: Ben Polat'ı o kadar çok seviyorum ki, onun mutluluğu için ondan vazgeçmeye razıyım. Bazen sevmek vazgeçmektir...
12 Şubat 2012 Pazar
11 Şubat 2012 Cumartesi
3 Şubat 2012 Cuma
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
