Aşağıdaki satırları 5 dakika içerisinde etrafa bakarak ve gördüğüm nesneleri birleştirerek yazdım. Anlatmak istediğim hiç bir şey yok... Sadece bir anda şiir yazasım geldi daha önce hiç gelmemesine inat... Ben de yazdım... Amaç yok... Şiir işte.. Kafiyeli mafiyeli...
Dışa çöküşün mutemedi
Ruha nöbet saati geliyor
Aşk bir çelik kasa
Beden imzadan dönüyor
Bırak, sular yukarı aksın
Yalan doğruyu hep dövüyor
Ötekinin hayatı boş küme
Mavi dağlar, güneşe tepeden bakıyor
Değirmen rüzgarında çıkan fırtına
Sevda bir kaşık suda boğuluyor
Kireç boyalı duvarlar, dökülmüş tablo
Dimağımda iradesizce çatlıyor
Ahşap dolaplarda parlak plaklar
Gün geçtikçe ayrılığa dönüyor
Nihavend gramafon, yağmur yüzlü
Rast bana "bekleme artık" diyor
Beklemem... Cebimde hiç vakit kalmadı çünkü
Saatler bir türlü veresiye vermiyor
Güneşten ışık yerine süzülen umut
Ama bana her şey tersinden geliyor
Bukle bukle kırılmış aşk parçaları
Yorgun bir yoğunluğun altında sızlıyor
"Neden?" demeye cesaret edememiş
Dudak arası boşluktan dinliyor
Yapay günlerin yapmacık sesi
Uzak yakın cenneti arıyor
Alev aşığı közlenmiş sinenin
Denize dökülen küllerini özlüyor
Merhale merhale düşen maskeler
Uzviyetin makyajına sızıyor
Göz altı torbaların kan dolu rengi
Simaları hep ters-yüz ediyor
Çürümüş hayallerin puslu girdabı
Şimşek çaktıkça titriyor
"Hadi olsun" denilen ufuklar
Pervaz altı mermerleri deliyor
Tırnakla suya yazılmış sevdam
Her an kaybolup geri geliyor
Artık gelmeyecek ama, biliyorum
Mavi tünelin siyahına koşuyorum
Yani... Şiir gibi işte... İçinde güneş var, deniz var, ateş var, cennet var... Bunlarsız şiir yazılmıyor diye biliyorum ben... Öyle değil mi? Dağ, tepe, kuş ve bil-umum doğa ögeleri olmadan şiir yazılamıyor.
Ben mi yanlış biliyorum?
A.S
27 EYLÜL 2011 - MARMARİS
29 Eylül 2011 Perşembe
25 Eylül 2011 Pazar
BEKLEME YAPMA!!!
Ne hasta bekler sabahı
Ne taze ölüyü mezar
Ne de şeytan bir günahı
Seni beklediğim kadar
Geçti, istemem gelmeni
Yokluğunda buldum seni
Bırak vehmimde gölgeni
Gelme artık neye yarar
NFK
Belki de dünya tarihinde yazılmış en dokunaklı "bekleyen adam", "beklenen kadın" şiiri...
İki kıta içerisine sığdırılmış bir sevda coğrafyasını andırıyor bana...
Ben de Necip Fazıl gibi bekliyorum...
Ama sadece gibi olarak kalacağımı da biliyorum. Zira yukarıdaki şiire yaklaşmak, alev püsküren yanardağın kraterinden içeri bakmak kadar zor...
Bununla ilgili bir Osmanlı hikayesi geldi aklıma...
Yavuz Sultan Selim, Şair Vehbi'nin istemeden kalbini kırar. Yetenekli şair duruma çok içerler ve İstanbul'dan ayrılıp Anadolu'ya yerleşir ve Van Müftüsünün katipliğini yapmaya başlar. Ama onu kimse bulamaz... Pişman olan Yavuz, kalbini kırdığı Vehbi'yi bulmak için kurnazca bir plan yapar.
Bir şiir yarışması başlatır ülke çapında...
Bir mısra yazar ve devamını en güzel getirene ödüller vaad eder. Vehbi güya dayanamayarak yarışmaya katılacak ve Yavuz da nerede olduğunu bulacaktır.
Yavuz mısrayı yazar:
"Bütün dünya benim olsa gâmım gitmez nedendir bu"
Ve yarışma başlar...
Kalbi kırık Şair Vehbi, Van müftüsünün yanındadır. Müftü gelir ve yarışmadan bahsederek "Sen benim yerime bu şiirin devamını getir. Ben kendi ismimle yarışmaya katılayım. Böylece padişah seni tanıyamaz"
Vehbi kabul eder ve Yavuz'un mısralarını şöyle tamamlar:
Bütün dünya benim olsa gâmım gitmez nedendir bu
Ezelden gâm tûrabıyla yoğrulmuş bir bedendir bu
Arkadaş, sakın terk etme insafı, makam-ı imtihandır bu
Gelen gider, giden gelmez, iki kapılı handır bu
Şair "Nasılsa benim adıma değil" diyerekten gönül rahatlığıyla sitemini etmiş, öfkesini atmış, içini dökmüşür. Padişah Van müftüsü tarandan yazıldığı söylenen bu şiiri okur nihayetinde... Şair yetenekliyse, sultan da zekidir. Kendisine dökülen ahları hemen anlar:
"Aradığım şair Van müftüsünün katibidir. Gidin getirin"
Ben de Şair Vehbi gibi sürekli bir yerlere göndermeler yapma ihtiyacı hissediyorum nedensiz...
Ama zihnimde canlanan şeyler, şairin şiirindeki gibi birbiriyle bütünleşip, ete-kemiğe bürünüp, derli toplu bir eser husule getirmiyor ayrılığa ve beklenenin artık gelmeyeceğine dair...
Yahya Kemal'in "Her gün kavuşmanın tadı başka, ayrılıp kavuşmanın tadı başkadır" sözüne, "Ayrılan kavuşamaz ki" diye dayılanıyorum.
Yine Yahya Kemal'in, "Ankara'nın en çok nesini seviyorsunuz?" sorusuna verdiği "İstanbul'a dönüşünü" cevabına "Ya artık İstanbul diye bir şehir yoksa ve Ankara'ya mahkum olmuşsak" diye endişeli bir laf döküyorum ortaya...
Yılmaz Erdoğan'ın "Tıpkı ölüm gibi, ayrılık da yaşamın emri" deyişine "Bence ayrılık yaşamın değil, ölümün emri. Ayrılanlar ölür çünkü" diye saçma sapan bir dimağ ile itiraz ediyorum.
Artık derli toplu hale gelinceye kadar kuluçkaya yatacağız mecbur...
Kader...
24 EYLÜL 2011 - MARMARİS
A.S
Ne taze ölüyü mezar
Ne de şeytan bir günahı
Seni beklediğim kadar
Geçti, istemem gelmeni
Yokluğunda buldum seni
Bırak vehmimde gölgeni
Gelme artık neye yarar
NFK
Belki de dünya tarihinde yazılmış en dokunaklı "bekleyen adam", "beklenen kadın" şiiri...
İki kıta içerisine sığdırılmış bir sevda coğrafyasını andırıyor bana...
Ben de Necip Fazıl gibi bekliyorum...
Ama sadece gibi olarak kalacağımı da biliyorum. Zira yukarıdaki şiire yaklaşmak, alev püsküren yanardağın kraterinden içeri bakmak kadar zor...
Bununla ilgili bir Osmanlı hikayesi geldi aklıma...
Yavuz Sultan Selim, Şair Vehbi'nin istemeden kalbini kırar. Yetenekli şair duruma çok içerler ve İstanbul'dan ayrılıp Anadolu'ya yerleşir ve Van Müftüsünün katipliğini yapmaya başlar. Ama onu kimse bulamaz... Pişman olan Yavuz, kalbini kırdığı Vehbi'yi bulmak için kurnazca bir plan yapar.
Bir şiir yarışması başlatır ülke çapında...
Bir mısra yazar ve devamını en güzel getirene ödüller vaad eder. Vehbi güya dayanamayarak yarışmaya katılacak ve Yavuz da nerede olduğunu bulacaktır.
Yavuz mısrayı yazar:
"Bütün dünya benim olsa gâmım gitmez nedendir bu"
Ve yarışma başlar...
Kalbi kırık Şair Vehbi, Van müftüsünün yanındadır. Müftü gelir ve yarışmadan bahsederek "Sen benim yerime bu şiirin devamını getir. Ben kendi ismimle yarışmaya katılayım. Böylece padişah seni tanıyamaz"
Vehbi kabul eder ve Yavuz'un mısralarını şöyle tamamlar:
Bütün dünya benim olsa gâmım gitmez nedendir bu
Ezelden gâm tûrabıyla yoğrulmuş bir bedendir bu
Arkadaş, sakın terk etme insafı, makam-ı imtihandır bu
Gelen gider, giden gelmez, iki kapılı handır bu
Şair "Nasılsa benim adıma değil" diyerekten gönül rahatlığıyla sitemini etmiş, öfkesini atmış, içini dökmüşür. Padişah Van müftüsü tarandan yazıldığı söylenen bu şiiri okur nihayetinde... Şair yetenekliyse, sultan da zekidir. Kendisine dökülen ahları hemen anlar:
"Aradığım şair Van müftüsünün katibidir. Gidin getirin"
Ben de Şair Vehbi gibi sürekli bir yerlere göndermeler yapma ihtiyacı hissediyorum nedensiz...
Ama zihnimde canlanan şeyler, şairin şiirindeki gibi birbiriyle bütünleşip, ete-kemiğe bürünüp, derli toplu bir eser husule getirmiyor ayrılığa ve beklenenin artık gelmeyeceğine dair...
Yahya Kemal'in "Her gün kavuşmanın tadı başka, ayrılıp kavuşmanın tadı başkadır" sözüne, "Ayrılan kavuşamaz ki" diye dayılanıyorum.
Yine Yahya Kemal'in, "Ankara'nın en çok nesini seviyorsunuz?" sorusuna verdiği "İstanbul'a dönüşünü" cevabına "Ya artık İstanbul diye bir şehir yoksa ve Ankara'ya mahkum olmuşsak" diye endişeli bir laf döküyorum ortaya...
Yılmaz Erdoğan'ın "Tıpkı ölüm gibi, ayrılık da yaşamın emri" deyişine "Bence ayrılık yaşamın değil, ölümün emri. Ayrılanlar ölür çünkü" diye saçma sapan bir dimağ ile itiraz ediyorum.
Artık derli toplu hale gelinceye kadar kuluçkaya yatacağız mecbur...
Kader...
24 EYLÜL 2011 - MARMARİS
A.S
EZİLMEK
Her şeyin altında eziliyorum...
Dünyayı cebime koymak istedim ama olmadı...
Kainatı tozlu kitaplarımdan birinin sarı sayfaları arasına sıkıştırmayı denedim, yine olmadı...
Sebeplerimi sepetlere koymak istedim, içinde çiçek var "elleşme" dediler...
Elimde kalan son beşliği muhtaç bir çocuğa vermeğe kalktım, "o çocuk senden zengin, başka kapıya" dediler... Baktım, gerçekten kalbi kocamandı...
Ufuk çizgisine kadar yüzmek istedim, "güneş battı, yarın gel" dediler...Yarın bir türlü olmadı...
Sonsuza kadar yaşama hayali kurdum, "zifiri karanlıkta bile parlayan gözler bul" dediler...
Gözleri bulmak için seneleri eskittim, kendi üzerimden atladım "Boşver, vazgeç" dediler...
Sallamadım söylenceleri...
Küçük bir kentin, kocaman gölgeleri arasında buldum onları... "Sana gitmez bu gözler" dediler...
Uydurmaya çalıştım kendime... Ama kendim devasa bir yalana dönüştüm, gözleri dönüştürmek isterken...
Ve... Gözler kayboldu...
Şehirleri kanalizasyonlarına kadar aradım, "Hıyanettir..Çünkü gözler sana emanetti" dediler...
ve
"Mavi" bir çölün ortasında tek tek kum tanelerinin altına bakarken buldum kendimi...
Rüzgar nağmeye durdu... "Evine dön" dedi...
"Dönemem" dedim
"Dönmelisin" dedi...
"Ölsem" dedim
"Ölemezsin ki" dedi...
"Neden" dedim
"Ölüm yalandan zordur çünkü" dedi...
"Yaşamak?" dedim...
"O daha zordur" dedi...
"Gözlerimi arıyorum, gördün mü" dedim
"Onları bulamazsın, çünkü artık parlamıyorlar... Sıradan gözlerden farkı kalmadı..." dedi
"Niye" dedim...
"Sen daha bir çocuksun ve çocuklar yalan söyler" dedi...
Mavi çölde fırtına çıkardı ve trilyonlarca mavi kum zerreciğinin altında kaldım...
Nefesim daraldı...
Eziliyorum...
Kayıptan bir ses...
"Mahkumsun" dedi...
Sonrası masmavi...
............
A.S
Dünyayı cebime koymak istedim ama olmadı...
Kainatı tozlu kitaplarımdan birinin sarı sayfaları arasına sıkıştırmayı denedim, yine olmadı...
Sebeplerimi sepetlere koymak istedim, içinde çiçek var "elleşme" dediler...
Elimde kalan son beşliği muhtaç bir çocuğa vermeğe kalktım, "o çocuk senden zengin, başka kapıya" dediler... Baktım, gerçekten kalbi kocamandı...
Ufuk çizgisine kadar yüzmek istedim, "güneş battı, yarın gel" dediler...Yarın bir türlü olmadı...
Sonsuza kadar yaşama hayali kurdum, "zifiri karanlıkta bile parlayan gözler bul" dediler...
Gözleri bulmak için seneleri eskittim, kendi üzerimden atladım "Boşver, vazgeç" dediler...
Sallamadım söylenceleri...
Küçük bir kentin, kocaman gölgeleri arasında buldum onları... "Sana gitmez bu gözler" dediler...
Uydurmaya çalıştım kendime... Ama kendim devasa bir yalana dönüştüm, gözleri dönüştürmek isterken...
Ve... Gözler kayboldu...
Şehirleri kanalizasyonlarına kadar aradım, "Hıyanettir..Çünkü gözler sana emanetti" dediler...
ve
"Mavi" bir çölün ortasında tek tek kum tanelerinin altına bakarken buldum kendimi...
Rüzgar nağmeye durdu... "Evine dön" dedi...
"Dönemem" dedim
"Dönmelisin" dedi...
"Ölsem" dedim
"Ölemezsin ki" dedi...
"Neden" dedim
"Ölüm yalandan zordur çünkü" dedi...
"Yaşamak?" dedim...
"O daha zordur" dedi...
"Gözlerimi arıyorum, gördün mü" dedim
"Onları bulamazsın, çünkü artık parlamıyorlar... Sıradan gözlerden farkı kalmadı..." dedi
"Niye" dedim...
"Sen daha bir çocuksun ve çocuklar yalan söyler" dedi...
Mavi çölde fırtına çıkardı ve trilyonlarca mavi kum zerreciğinin altında kaldım...
Nefesim daraldı...
Eziliyorum...
Kayıptan bir ses...
"Mahkumsun" dedi...
Sonrası masmavi...
............
A.S
DAVA - FRANZ KAFKA
"Düşünceleri fazla dikkate almamalısın. Yazı değişmez, düşünceler ise çoğu kez sadece yazı karşısındaki aczin ifadesidir"
Artık Kafka'yı ikinci Ahmet Hamdi Tanpınar ilan ediyorum. Bence Saatleri Ayarlama Enstitüsü ile DAVA arasında pek fark yok. Ama bana öyle gerekiyor ki, Kafka DAVA'da çok farklı bir şey anlatmak istemiş. Sanki her cümlesinin anltında dünya siyasetine bir gönderme bir laf sokma var gibi. Kara mizah kokuyor buram buram. Çünkü bir insan sadece yazmak için böyle ilgniç bir hikaye kurgulayamaz.
Ve denilen doğru... Kafka, hiç bir akıma sığmıyor. Böyle bir anlatı tarzı yok. Böyle sürükleyici bir hikaye okumadım henüz o döneme ait. Olursa duyururum...
Kuşatılmışlık ve kokru ancak bu kadar ilginç bir konuyla işlenebilir. Kafka bir cümle mühendisi... Bir iç alem denetmeni ve zihin katibi. Aşmış, ruhta kaybolmuş. Kitabın ana karakteri olan Joseph K. hakkında tek bir fizyolojik betimleme yok. Rus romanlarındaki gibi insan fotoğrafı değil, ruh fotoğrafı çekiyor. Hiç sırıtmıyor ama... İnsan kitabı okurken zihni kendi çiziyor karakter resimlerini...
Diğer Kafka kitaplarını hayvanca bir sabırsızlıkla bekliyorum. Kafka külliyatı hatmetmek farzdan da öte oldu...
23 EYLÜL 2011 - MARMARİS
A.S
Artık Kafka'yı ikinci Ahmet Hamdi Tanpınar ilan ediyorum. Bence Saatleri Ayarlama Enstitüsü ile DAVA arasında pek fark yok. Ama bana öyle gerekiyor ki, Kafka DAVA'da çok farklı bir şey anlatmak istemiş. Sanki her cümlesinin anltında dünya siyasetine bir gönderme bir laf sokma var gibi. Kara mizah kokuyor buram buram. Çünkü bir insan sadece yazmak için böyle ilgniç bir hikaye kurgulayamaz.
Ve denilen doğru... Kafka, hiç bir akıma sığmıyor. Böyle bir anlatı tarzı yok. Böyle sürükleyici bir hikaye okumadım henüz o döneme ait. Olursa duyururum...
Kuşatılmışlık ve kokru ancak bu kadar ilginç bir konuyla işlenebilir. Kafka bir cümle mühendisi... Bir iç alem denetmeni ve zihin katibi. Aşmış, ruhta kaybolmuş. Kitabın ana karakteri olan Joseph K. hakkında tek bir fizyolojik betimleme yok. Rus romanlarındaki gibi insan fotoğrafı değil, ruh fotoğrafı çekiyor. Hiç sırıtmıyor ama... İnsan kitabı okurken zihni kendi çiziyor karakter resimlerini...
Diğer Kafka kitaplarını hayvanca bir sabırsızlıkla bekliyorum. Kafka külliyatı hatmetmek farzdan da öte oldu...
23 EYLÜL 2011 - MARMARİS
A.S
GÜLLÜK DEĞİL GÜNLÜK - 3 / İRADE SİZSİNİZ
İradesizliğin ırsi olduğunu düşünmeye başladım. Hatta düşündüm ve kseinlikle ırsi olduğuna kanaat getirdim .Fi tarihinde, babam anneme "babası gibi irdaesiz" demişliği var benim hakkımda. Çıkış noktam burası. Buna binaen bernim her fırsatta dibine vurduğum hareket kontrl edememe alışkanlığım devam ediyor. Bir şeyi yapmamam gerekiyorsa, onun yanlış olduğunu hata yaptığımı, bunun kocaman bir iradesizlik göstergesi olduğunu bile bile yapıyorum. Üstelik bunu nedeni davranış sonu alacağım dönütün içsel oluşu. Dışsal mekanizmalara karşı hassasımdır. Yani kendimden başka herksiz sözünüdinliyorum ama kendimihep ıskalıyorum. Söz gelimi; kırmızı ışıkta gçmiyorum. Ama kırmızı ışık zihnimdeyse ve bundan dolayı fiziksel ve dünyevi bir ceza almayacağımı biliyorsam, sallamıyorum ışık mışık....
Böyle olmayı istemiyorum, böyle davrananlara kızıyorum ama bunu önlemek için "hatve-i mur" (karınca adımı) kadar mesafe katetmiyorum.
Yapmam gerekn işleri bir kenara yazıyorum fakat "Bu iradesizliğin üstesinden nasıl geleceğim" diye düşünmekten planları icraya vakit kalmıyor.
Çoğu zaman plan yapmak, planı icradan daha fazla sürüyor ve dolayısıyla hayatımı planlar üzerine kuruyorum.
Hemen bir örnekle göstereyim:
- Askerde okunabildiği kadar klasik okunacak
- Terhis tarihine doğru ücretli öğretmenlik başvuru tarihleri takip edilece, eğer vakit uyuyorsa hemen İSTANBUL, PENDİK, ÜMRANİYE ve ADAPAZARI HENDEK'ten ücretli öğretmenlik başvuruları yapılacak.
- Ücretli öğretmenlik çıkarsaher ay 100 liralık kitap alınacak ve her hafta en az bir kitap okunacak.
- Facebook, sadece arkadaşlarla iletişim için kullanılacak.
- Şayet, ücretli öğretmenlik çıkmazsa Şeref Abiyle konuşulacak ve dersanede görev istenecek...
- Eğer, ücretli veya dersane İstanbul'da olursa diksiyon kursuna gidilecek.
- KPSS lafı eden insanların yanından ışınlnarak uzaklaşılacak.
- Nisan - Mayıs gibi ne kadarözel okul varsa hepsine CV yollanacak.
- Eğer özel okul çıkarsa, tabiri caizse it gibi çalışılacak, "Çok çalıştırırlar az verirler, sürünürsün" diyenlere dudak kenarıyla alaycı bir gülümseme atılıp kenara çekilinilecek.
- Okulda "okur-yazar" klubü kurulupp, okulu İstanbul'da "okur-yazar yetiştiren okul" diye popüler yapılacak
- Tiyatro ve fotoğrafçılıkla ilgili okul faaliyeti yoksa ivedilikle kurulup faaliyete geçirtilecek
- Okur-yazarlık üzerine velilere ve öğrencilere seminerler verilecek.
- Konuşma ve Diksiyon kursu açıpöğrencilerin kitlelere hitap etmesi sağlanacak
- Özel okuldan aldığım ilk maaşla CANON D500 alınacak
- Deli gibi İstanbul fotoğrafı çekmeye devam edilecek
- Haluk Dursun'un "İstanbul'da Yaşama Sanatı" kitabı sayfa sayfa tatbik edilecek
- Türk Edebiyatı vs. dergilere devamlı surette yazılar gönderilecek
- Mutlaka araba alınacak (Arabasız olmaz)
- Bu maddelerin %75'i gerçekleştikten sonra evlenme planları yapılacak
- Fatih ile birlikte açıktan edebiyat bölümü okunup akademik kariyer kasılacak
- Babaya "Bak KPSS'yi kazanamadın şimdi sürün" deme fırsatı bırakmayacak kadar maddi yardım yapılacak.
- Müsait oldukça film festivalleri takip edilecek, sinemaya gitme düzene oturtulacak
- İstanbul flarmoni osrkestrası takip edilecek
- Beşiktaş, Real Madrid, Atletico Madrid ve Galatasaray'ın bütün maçları izlenecek
- En nihayetinde "Tûl-i Emel" in kötü bir şey olduğu akıldan çıkarılmayacak
- Ve en önemlisi günde yapılması gerekn o 15 dakikalık iş yapılmadan bunlarının hiç birinin gerçekleşmeyeceğinin bilincinde olup ona göre davranılacak
Evet... Haklısınız... Migros'ta satılacak kadar kelepirleşmiş kişisel gelişim kitaplarında yazan "hayallerinizi yazın" tadında bir liste oldu ama bir şekilde somutlaşması ve mühürlenmesi gerekiyordu.
Neyse... Şu an çok mutluyum zaten...
Neden?
Çünkü hava bulutlarla kaplandı ve yağmur yağması an meselesi... Üstelik müthiş de rüzgar esiyor. Deniz dalgalı... İnanın tam 40 gündür bulutlu hava görmedim. Klima soğuğundan başka soğuğa maruz kalmadım ama şimdi ıslanmayı ve soğu havanın her hücreme işlemesini istiyorum rtık. Nuri Bile Ceylan'ın Üç Maymun filmindeki kasvetli havaları çok özledim...
********* ******** *******
Deli gibi fotoğraf çekmek istiyorum ancak burada merceği olan tek nesne gözler. Ne yazık ki onların da hafıza kartı olmadığı için donduramıyorum hayatı. Ama yağmur yağarken denizin halini görmeliydiniz. Güneşli havada gözümüze soka soka "Yaaa, manzara dediğin, dağ-tepe, koy dediğin böyle olur. Kıvranın orda bitli piyadeler" diye çığıran tepeler, denize çöken sis bulutunun arkasına yavru kedi gibi sinmişlerdi. Hiç biri ortalıklarda gözükmüyordu. Güneşli havalarda efelenen doğa, yağmur karşısında acziyetine ağlıyordu meslektaşına... Denize düşen her damla bir yuvarlak, her yuvarlak acıyı ve kasveti simgeleyen halkala çiziyordu maviden bozma gri denize. Ve ben bu doğa savaşına sadece bakmakla yetiniyordum.
İstanbul'u da çok özledim zaten...
Her şeyni özledim hem de... Pis havasını, çöpünü trafiğin, bir milyon kişinin beklediği metrobüs duraklarını, her seferde sanki ilk kez geçiyormuş hissi veren köprülerini bina yığını manzrasını ve leş gibi koktuğu söylenen 16K ototbüsünü bile çok özledim...
Hadi bit artık...
21 EYLÜL 2011 - MARMARİS
A.S
Böyle olmayı istemiyorum, böyle davrananlara kızıyorum ama bunu önlemek için "hatve-i mur" (karınca adımı) kadar mesafe katetmiyorum.
Yapmam gerekn işleri bir kenara yazıyorum fakat "Bu iradesizliğin üstesinden nasıl geleceğim" diye düşünmekten planları icraya vakit kalmıyor.
Çoğu zaman plan yapmak, planı icradan daha fazla sürüyor ve dolayısıyla hayatımı planlar üzerine kuruyorum.
Hemen bir örnekle göstereyim:
- Askerde okunabildiği kadar klasik okunacak
- Terhis tarihine doğru ücretli öğretmenlik başvuru tarihleri takip edilece, eğer vakit uyuyorsa hemen İSTANBUL, PENDİK, ÜMRANİYE ve ADAPAZARI HENDEK'ten ücretli öğretmenlik başvuruları yapılacak.
- Ücretli öğretmenlik çıkarsaher ay 100 liralık kitap alınacak ve her hafta en az bir kitap okunacak.
- Facebook, sadece arkadaşlarla iletişim için kullanılacak.
- Şayet, ücretli öğretmenlik çıkmazsa Şeref Abiyle konuşulacak ve dersanede görev istenecek...
- Eğer, ücretli veya dersane İstanbul'da olursa diksiyon kursuna gidilecek.
- KPSS lafı eden insanların yanından ışınlnarak uzaklaşılacak.
- Nisan - Mayıs gibi ne kadarözel okul varsa hepsine CV yollanacak.
- Eğer özel okul çıkarsa, tabiri caizse it gibi çalışılacak, "Çok çalıştırırlar az verirler, sürünürsün" diyenlere dudak kenarıyla alaycı bir gülümseme atılıp kenara çekilinilecek.
- Okulda "okur-yazar" klubü kurulupp, okulu İstanbul'da "okur-yazar yetiştiren okul" diye popüler yapılacak
- Tiyatro ve fotoğrafçılıkla ilgili okul faaliyeti yoksa ivedilikle kurulup faaliyete geçirtilecek
- Okur-yazarlık üzerine velilere ve öğrencilere seminerler verilecek.
- Konuşma ve Diksiyon kursu açıpöğrencilerin kitlelere hitap etmesi sağlanacak
- Özel okuldan aldığım ilk maaşla CANON D500 alınacak
- Deli gibi İstanbul fotoğrafı çekmeye devam edilecek
- Haluk Dursun'un "İstanbul'da Yaşama Sanatı" kitabı sayfa sayfa tatbik edilecek
- Türk Edebiyatı vs. dergilere devamlı surette yazılar gönderilecek
- Mutlaka araba alınacak (Arabasız olmaz)
- Bu maddelerin %75'i gerçekleştikten sonra evlenme planları yapılacak
- Fatih ile birlikte açıktan edebiyat bölümü okunup akademik kariyer kasılacak
- Babaya "Bak KPSS'yi kazanamadın şimdi sürün" deme fırsatı bırakmayacak kadar maddi yardım yapılacak.
- Müsait oldukça film festivalleri takip edilecek, sinemaya gitme düzene oturtulacak
- İstanbul flarmoni osrkestrası takip edilecek
- Beşiktaş, Real Madrid, Atletico Madrid ve Galatasaray'ın bütün maçları izlenecek
- En nihayetinde "Tûl-i Emel" in kötü bir şey olduğu akıldan çıkarılmayacak
- Ve en önemlisi günde yapılması gerekn o 15 dakikalık iş yapılmadan bunlarının hiç birinin gerçekleşmeyeceğinin bilincinde olup ona göre davranılacak
Evet... Haklısınız... Migros'ta satılacak kadar kelepirleşmiş kişisel gelişim kitaplarında yazan "hayallerinizi yazın" tadında bir liste oldu ama bir şekilde somutlaşması ve mühürlenmesi gerekiyordu.
Neyse... Şu an çok mutluyum zaten...
Neden?
Çünkü hava bulutlarla kaplandı ve yağmur yağması an meselesi... Üstelik müthiş de rüzgar esiyor. Deniz dalgalı... İnanın tam 40 gündür bulutlu hava görmedim. Klima soğuğundan başka soğuğa maruz kalmadım ama şimdi ıslanmayı ve soğu havanın her hücreme işlemesini istiyorum rtık. Nuri Bile Ceylan'ın Üç Maymun filmindeki kasvetli havaları çok özledim...
********* ******** *******
Deli gibi fotoğraf çekmek istiyorum ancak burada merceği olan tek nesne gözler. Ne yazık ki onların da hafıza kartı olmadığı için donduramıyorum hayatı. Ama yağmur yağarken denizin halini görmeliydiniz. Güneşli havada gözümüze soka soka "Yaaa, manzara dediğin, dağ-tepe, koy dediğin böyle olur. Kıvranın orda bitli piyadeler" diye çığıran tepeler, denize çöken sis bulutunun arkasına yavru kedi gibi sinmişlerdi. Hiç biri ortalıklarda gözükmüyordu. Güneşli havalarda efelenen doğa, yağmur karşısında acziyetine ağlıyordu meslektaşına... Denize düşen her damla bir yuvarlak, her yuvarlak acıyı ve kasveti simgeleyen halkala çiziyordu maviden bozma gri denize. Ve ben bu doğa savaşına sadece bakmakla yetiniyordum.
İstanbul'u da çok özledim zaten...
Her şeyni özledim hem de... Pis havasını, çöpünü trafiğin, bir milyon kişinin beklediği metrobüs duraklarını, her seferde sanki ilk kez geçiyormuş hissi veren köprülerini bina yığını manzrasını ve leş gibi koktuğu söylenen 16K ototbüsünü bile çok özledim...
Hadi bit artık...
21 EYLÜL 2011 - MARMARİS
A.S
ENTERESAN AŞK - 2
Artık sevgili olduklarına dair resmi belgeyi birbirlerine ilan-ı aşk ederek imzalayan kız ve erkek özde fani olma aşamasına geçmişlerdi. Verdikleri "Asla sıradan aşıklar gibi olmayalım" sözüne hürmeten, sair insanlar için hiçbir değer arz etmeyen nesnelere derin manalar yüklemeye başladır. Aşklarını, çikolata kaplı leblebiye, çubuk krakere, her gün gitmekte oldukları kafenin pahalı ama sadece rengi çaya benzeyen sıvılarına ve çilekli pastaya indirgemişlerdi.
Aşk, onlara göre, kızın kendi eliyle pişirdiği ve atılmak üzere kenara bırakılan plastik kavanoza koyarak evden kaçırdığı ve erkeğe getirdiği aşureydi.
Alüminyum folyoya sarılmış haluj ve kakaolu kekti.
Geceleyin cama çıkıp birbirlerinin siluetlerini seyrederek saatlerce telefonla konuşmak ve gülme krizlerine girmekti.
Kız tarafından hediyele edilen Yılmaz Erdoğan'ın "Haybeden Gerçeküstü Konuşmalar" kitabına harbiden gerçek üstü aşklarının dipnotlarını düşmekti yapışkan kağıtlarla...
Birbirlerine isimleriyle hitap etmemekti...
Zaten kızın ismi erkek için tam bir metafor hazinesiydi. Her mesajda, her konuşmada, duvağı açılmamış sevgi sözcükleri üretiyorlardı. Ama özellikle "seni seviyorum" demiyorlardı; çünkü onlar "Aşk hissiyatın kelimelerle israfı değildir" sözüne iman etmişlerdi. Çoğu şeyi konuşmaya gerek bile duymadılar. Bir saniyelik göz göze gelmeyi, bir ömür konuşmak ya da ciltlerce kitabı bir anda bitirmek addediyorlardı. Ama hiç beş dakikadan az bakışmalar yaşayamadılar. Çünkü kızın her hücresi farklı renklerde olan gözlerine erkeğin odun kahvesi gözleri bir türlü yetişemiyordu. Kızın gözünden içeriye inmek erkek için mesele haline gelmişti. Ama her sefer bu zorlu ve tatlı mücadeleyi yaşamak onlar için aşklarının en güzel yanıydı.
Şehir içi yollarda, sık sık tümseklere rastlarsınız. Eğer arabanızın süspansiyonları kaliteliyse hızlı girdiğiniz tümseklerde yaylanma hissi duyarsınız. Ve arabanızın arka koltuğunda küçük çocuklar varsa, sizin için hızkesici ve gereksiz olan tümsekler onlar için bulunmaz hint kumaşı tadında birer eğlence kaynağıdır. İşte kız ve erkek de arka koltukta cıvıldayan çocuklar gibiydiler. Aşk yoluna atılan eski asfalttan bozma tümsekleri tabiri caizse sallamayarak eğleniyorlardı.
Bu yazıya girmesi gerekmeyen -aslında çok da lazım olmayan- bazı toplumsal meseleler yüzünden (toplumun en küçük yapı taşı ailedir diyelim ve yumağa ulaştıran ip ucunu verip konuyu kapatalım) yaşanması gereken çoğu şeyi yaşayamadılar:
Üniversite ile kafe arasındaki kalabalık ve merkezi caddeden bırakın el ele yürümeyi yanyana bile yürüyemediler. Yine aynı sebeplerden, bir pasajın üst katında, geleni gideni çok olmayan, ama tersine otantik bir atmosferi olan kuytu bir kafeye gitmek zorunda kaldılar her seferinde. Üstelik kafenin girişindeki, üzerinde sarılmış (daha doğrusu erkek elini kızın omuzna atmış) çift resmi bulunan ve "burada laubalilik ve uygunsuz hareketler yasaktır" ya da "ahlak bekçiliğinin yaşandığı yegane adres burası" demek istercesine kocaman bir kırmızı çizgi çekilen tabelaya rağmen.
Yine aynı sebeplerden güneş battıktan sonra, sokak lambalarınınaydınlattığı caddelerde, mekanlarda bulunmadılar. Gün batımının ve gün doğumunun ne demek olduğunu anlayamadılar. Araba farları hiç gözleini almadı. Çimlere uzanıp yıldız sayamadılar. Sabah uyandıklarında birbirlerini göremediler, beraber kahvaltı hazırlayıp, beraber bulaşık yıkayamadılar.
Ama bütün bunları mizah malzemesi yapmayı bildiler. Kafe ile üniversite arasını beraber gidemiyoruz diye oturup ağlamadılar. "Önce kim gitsin" diyerek işi espriye vurdular ve yazı tura attılar. Erkeğin ali cengiz oyunlarıyla her seferinde tura geldi ve hep kız önden gitti. Onu 30-40 metre öteden takip etmeyi sevdi erkek..
Kafede sarılmak yasak diye dert etmediler. Önden giden kafenin olduğu pasajın kuytu kısmında bekledi, sım sıkı sarılı pöyle girdiler içeriye... Kafenin sahibinin şarkıcı Nev'e çok bnzemesini alaya aldılar ve "o" kafedeyken el ele diz dize oturmaktan başka bir şey yapamadılar. Kız başını erkeğin omzuna koyamadı hiç... Yan yanayken özlediler ve hasret çektiler göz göze.. Ve sırf bu yüzden şarkıcı Nev'den nefret ettiler sırf kafeci ona benziyor diye...
(Bu sefer devamı gelir mi bilmiyorum)
A.S
Aşk, onlara göre, kızın kendi eliyle pişirdiği ve atılmak üzere kenara bırakılan plastik kavanoza koyarak evden kaçırdığı ve erkeğe getirdiği aşureydi.
Alüminyum folyoya sarılmış haluj ve kakaolu kekti.
Geceleyin cama çıkıp birbirlerinin siluetlerini seyrederek saatlerce telefonla konuşmak ve gülme krizlerine girmekti.
Kız tarafından hediyele edilen Yılmaz Erdoğan'ın "Haybeden Gerçeküstü Konuşmalar" kitabına harbiden gerçek üstü aşklarının dipnotlarını düşmekti yapışkan kağıtlarla...
Birbirlerine isimleriyle hitap etmemekti...
Zaten kızın ismi erkek için tam bir metafor hazinesiydi. Her mesajda, her konuşmada, duvağı açılmamış sevgi sözcükleri üretiyorlardı. Ama özellikle "seni seviyorum" demiyorlardı; çünkü onlar "Aşk hissiyatın kelimelerle israfı değildir" sözüne iman etmişlerdi. Çoğu şeyi konuşmaya gerek bile duymadılar. Bir saniyelik göz göze gelmeyi, bir ömür konuşmak ya da ciltlerce kitabı bir anda bitirmek addediyorlardı. Ama hiç beş dakikadan az bakışmalar yaşayamadılar. Çünkü kızın her hücresi farklı renklerde olan gözlerine erkeğin odun kahvesi gözleri bir türlü yetişemiyordu. Kızın gözünden içeriye inmek erkek için mesele haline gelmişti. Ama her sefer bu zorlu ve tatlı mücadeleyi yaşamak onlar için aşklarının en güzel yanıydı.
Şehir içi yollarda, sık sık tümseklere rastlarsınız. Eğer arabanızın süspansiyonları kaliteliyse hızlı girdiğiniz tümseklerde yaylanma hissi duyarsınız. Ve arabanızın arka koltuğunda küçük çocuklar varsa, sizin için hızkesici ve gereksiz olan tümsekler onlar için bulunmaz hint kumaşı tadında birer eğlence kaynağıdır. İşte kız ve erkek de arka koltukta cıvıldayan çocuklar gibiydiler. Aşk yoluna atılan eski asfalttan bozma tümsekleri tabiri caizse sallamayarak eğleniyorlardı.
Bu yazıya girmesi gerekmeyen -aslında çok da lazım olmayan- bazı toplumsal meseleler yüzünden (toplumun en küçük yapı taşı ailedir diyelim ve yumağa ulaştıran ip ucunu verip konuyu kapatalım) yaşanması gereken çoğu şeyi yaşayamadılar:
Üniversite ile kafe arasındaki kalabalık ve merkezi caddeden bırakın el ele yürümeyi yanyana bile yürüyemediler. Yine aynı sebeplerden, bir pasajın üst katında, geleni gideni çok olmayan, ama tersine otantik bir atmosferi olan kuytu bir kafeye gitmek zorunda kaldılar her seferinde. Üstelik kafenin girişindeki, üzerinde sarılmış (daha doğrusu erkek elini kızın omuzna atmış) çift resmi bulunan ve "burada laubalilik ve uygunsuz hareketler yasaktır" ya da "ahlak bekçiliğinin yaşandığı yegane adres burası" demek istercesine kocaman bir kırmızı çizgi çekilen tabelaya rağmen.
Yine aynı sebeplerden güneş battıktan sonra, sokak lambalarınınaydınlattığı caddelerde, mekanlarda bulunmadılar. Gün batımının ve gün doğumunun ne demek olduğunu anlayamadılar. Araba farları hiç gözleini almadı. Çimlere uzanıp yıldız sayamadılar. Sabah uyandıklarında birbirlerini göremediler, beraber kahvaltı hazırlayıp, beraber bulaşık yıkayamadılar.
Ama bütün bunları mizah malzemesi yapmayı bildiler. Kafe ile üniversite arasını beraber gidemiyoruz diye oturup ağlamadılar. "Önce kim gitsin" diyerek işi espriye vurdular ve yazı tura attılar. Erkeğin ali cengiz oyunlarıyla her seferinde tura geldi ve hep kız önden gitti. Onu 30-40 metre öteden takip etmeyi sevdi erkek..
Kafede sarılmak yasak diye dert etmediler. Önden giden kafenin olduğu pasajın kuytu kısmında bekledi, sım sıkı sarılı pöyle girdiler içeriye... Kafenin sahibinin şarkıcı Nev'e çok bnzemesini alaya aldılar ve "o" kafedeyken el ele diz dize oturmaktan başka bir şey yapamadılar. Kız başını erkeğin omzuna koyamadı hiç... Yan yanayken özlediler ve hasret çektiler göz göze.. Ve sırf bu yüzden şarkıcı Nev'den nefret ettiler sırf kafeci ona benziyor diye...
(Bu sefer devamı gelir mi bilmiyorum)
A.S
18 Eylül 2011 Pazar
GÜLLÜK DEĞİL GÜNLÜK - 2 / BU NE LAN?
Bölük bürodayım.. Odada kimse yok. Masanın üzerinde tayini yeni çıkan Ege Bölge Komutanının resmi ve birbirine girmiş muhtelif evraklar...
Şu an, beyaz köüp bardaklara siyah pilot kalemle V.Astsubayın çizdiği şeytan yüzlü adam resmine bakıyorum. Saklıyor onu V. Astsubay... Arkasında orta parmak gösteren bir el var. İzin isteyenlere gösteriyor onu. Çünkü orta parmağın hemen üstünden çıkan konuşma balonunda "AL SANA İZİN" yazıyor...
Komik adam...
Amir masasının hemen önündeki, iki zayeretçi koltuğunun arasında duran sehpaya istif edilmiş National Geograghic ve ATLAS dergilerine çarpıyor gözüm... Hepsini okumak istiyorum ama 10 dk. sonra sıkılacağımı biliyorum. Hiç elleşmiyorum o yüzden. Belki resimlerine bakar ve fotoğraf makinalarının ne kadar geniş açılı ve pikselli olduklarına tekrardan hayret ederim.
Çekmecede DAVA var... Kafka'nın... Yarısındayım.. Elim bir türlü gitmiyor kitaba.. Yo hayır! Kitabın sıkıcı olduğunun söylemiyorum. Aksine inanılmaz bir eser ama olmuyor işte.. Geçen o dergilerin birinde okudum:
"Sürekli kitap okuyan insanlarda beliren kitaba karşı isteksizlik duygusu depresyon habercisiymiş"
Korktum...
16:00 - 20:00 nöbetim var. Koğuş nöbeti... Koridora konan, gıcırdamaktan tas kesilmiş bir masa ve arkana yaslandığında düşecek hissi veren dengesiz bir sandalye üzerinde kitap okumak. Belki okurum... 100 sayfa kaldı zaten...
Bugün Cumartesi... 20 kişilik bir grup çarşıda... Burada topu topu 9 kişiyiz. Hiç hareket yok.. Yarın ben çarşıya çıkacağım ve burada yine hiç hareket olmayacak... Gerçi öğlene kadar hareketliydim. "Askerlik yan gelip yatma yeri değildir" diyen başbakanla aynı zihniyete sahip nöbetçi astsubay geldi ve ne kadar temiz yer varsa hepsini temizletti.
Evet...
Temizi temizlemek... Suları ıslatmak gibi aynı...
Burası kurulduğundan beri kapalı olan ve belki de sonsuza kadar açılması muhtemel olmayan ne kadar oda varsa hepsini açtık ve temizledik. Ama kendim pisim. Dün çapraz nöbetim vardı ve yorgunluktan, sabah da yoğunluktan fırsatım olmadı ve olmayacak gibi duruyor.
Çapraz (tüfek çapraz tutulduğu için adı çapraz)denilen nöbet ise ayrı bir hayretin vesilesi... 30 kilo çelik yelek + 2 kilo miğfer + 4,50 kilo tüfekle 4 saat boyunca ayakta beklemek... Çelik yelek sadece kendini korumak için... Olası bir saldırıda seni ilk anda korusun diye yapılmış herhalde. Ama çatışmanın ilerleyen saniyelerinde çıkartmak zorundasın çünkü o ağırlıkla ateş etmen imkansız...
Asıl işin ilginç yanı çelik yeleğin 2007'den beri 24 saat boyunca askerin sırtında olması ve 2007'den beri hiç yıkanmaması... Buraya 9 kişi geldik yeni olarak... Arkadaşlarımdan 7'si ilk nöbetinde kustu...
Kokudan...
Bense koku alamadığım için ilk defa mutlu oldum...
Peki bu yeleğin yedeği yok mu?
Var... Hem de 2 tane...
Ama amaç o değil ki... Uzun dönemlere
"rezil adamlar, bi baltaya sap olamamışsınız, psikopat serseriler... Taşıyın 4 saat boyunca 40 kiloyu da adam olun",
kısa dönemlere de
" Yaaa... Gördün mü? Askerlik olm bu... Öyle kafelerde çay-sigara-nargile-gırgır-şamata, üniversitede kamplar, eğlenceler, konferanslar, sempozyumlar, entel sohbetler, ateş başı falan... Burnun sürtülsün biraz, yok öyle rahatlık"
mesajı vermek...
Niye mi böyle düşünüyorum?
Çünkü kimse hiçbir şeyin açıklamasını, alt metnini anlatmıyor.. Bir iş varsa yapılır...
"Neden?"
Cevap:
"Bilmem ki"
A.S
17 EYLÜL 2011 - MARMARİS
Şu an, beyaz köüp bardaklara siyah pilot kalemle V.Astsubayın çizdiği şeytan yüzlü adam resmine bakıyorum. Saklıyor onu V. Astsubay... Arkasında orta parmak gösteren bir el var. İzin isteyenlere gösteriyor onu. Çünkü orta parmağın hemen üstünden çıkan konuşma balonunda "AL SANA İZİN" yazıyor...
Komik adam...
Amir masasının hemen önündeki, iki zayeretçi koltuğunun arasında duran sehpaya istif edilmiş National Geograghic ve ATLAS dergilerine çarpıyor gözüm... Hepsini okumak istiyorum ama 10 dk. sonra sıkılacağımı biliyorum. Hiç elleşmiyorum o yüzden. Belki resimlerine bakar ve fotoğraf makinalarının ne kadar geniş açılı ve pikselli olduklarına tekrardan hayret ederim.
Çekmecede DAVA var... Kafka'nın... Yarısındayım.. Elim bir türlü gitmiyor kitaba.. Yo hayır! Kitabın sıkıcı olduğunun söylemiyorum. Aksine inanılmaz bir eser ama olmuyor işte.. Geçen o dergilerin birinde okudum:
"Sürekli kitap okuyan insanlarda beliren kitaba karşı isteksizlik duygusu depresyon habercisiymiş"
Korktum...
16:00 - 20:00 nöbetim var. Koğuş nöbeti... Koridora konan, gıcırdamaktan tas kesilmiş bir masa ve arkana yaslandığında düşecek hissi veren dengesiz bir sandalye üzerinde kitap okumak. Belki okurum... 100 sayfa kaldı zaten...
Bugün Cumartesi... 20 kişilik bir grup çarşıda... Burada topu topu 9 kişiyiz. Hiç hareket yok.. Yarın ben çarşıya çıkacağım ve burada yine hiç hareket olmayacak... Gerçi öğlene kadar hareketliydim. "Askerlik yan gelip yatma yeri değildir" diyen başbakanla aynı zihniyete sahip nöbetçi astsubay geldi ve ne kadar temiz yer varsa hepsini temizletti.
Evet...
Temizi temizlemek... Suları ıslatmak gibi aynı...
Burası kurulduğundan beri kapalı olan ve belki de sonsuza kadar açılması muhtemel olmayan ne kadar oda varsa hepsini açtık ve temizledik. Ama kendim pisim. Dün çapraz nöbetim vardı ve yorgunluktan, sabah da yoğunluktan fırsatım olmadı ve olmayacak gibi duruyor.
Çapraz (tüfek çapraz tutulduğu için adı çapraz)denilen nöbet ise ayrı bir hayretin vesilesi... 30 kilo çelik yelek + 2 kilo miğfer + 4,50 kilo tüfekle 4 saat boyunca ayakta beklemek... Çelik yelek sadece kendini korumak için... Olası bir saldırıda seni ilk anda korusun diye yapılmış herhalde. Ama çatışmanın ilerleyen saniyelerinde çıkartmak zorundasın çünkü o ağırlıkla ateş etmen imkansız...
Asıl işin ilginç yanı çelik yeleğin 2007'den beri 24 saat boyunca askerin sırtında olması ve 2007'den beri hiç yıkanmaması... Buraya 9 kişi geldik yeni olarak... Arkadaşlarımdan 7'si ilk nöbetinde kustu...
Kokudan...
Bense koku alamadığım için ilk defa mutlu oldum...
Peki bu yeleğin yedeği yok mu?
Var... Hem de 2 tane...
Ama amaç o değil ki... Uzun dönemlere
"rezil adamlar, bi baltaya sap olamamışsınız, psikopat serseriler... Taşıyın 4 saat boyunca 40 kiloyu da adam olun",
kısa dönemlere de
" Yaaa... Gördün mü? Askerlik olm bu... Öyle kafelerde çay-sigara-nargile-gırgır-şamata, üniversitede kamplar, eğlenceler, konferanslar, sempozyumlar, entel sohbetler, ateş başı falan... Burnun sürtülsün biraz, yok öyle rahatlık"
mesajı vermek...
Niye mi böyle düşünüyorum?
Çünkü kimse hiçbir şeyin açıklamasını, alt metnini anlatmıyor.. Bir iş varsa yapılır...
"Neden?"
Cevap:
"Bilmem ki"
A.S
17 EYLÜL 2011 - MARMARİS
GÜLLÜK DEĞİL GÜNLÜK - 1 / OF!
- İnsan ruhunun mekanizmasına yön veren çarkların sistematik olarak dönmesi hayatın ve işlerin yolunda gittiğinin göstergesidir. Biz yetişkinler için çoğu zaman çarkların yavaş dönmesi durumları hasıl olabilir veya dişlilerin arasına parazitsel hadiseler sıkışabilir. Ancak bunları çıkarmak bir kaç sancılı tecrübenin ardından mümkün olabilir. Çarklar tekrar mekanizasyonu sağladında hayat rayına oturur ve mevsim normallerine döner...
Ne var ki...
Bazen ne çarkların dönmesi, ne hayatın normal seyrinde gitmesi, ne de aralarına sıkışan çomaklar insanın elinde olmaz. İşte o zaman ruh beyne üfler ve beyin sigortalarındaki teller aheste aheste yıpranmaya başlar. Çünkü makina başkasının elinde hiçbir zaman randıman vermez...
Yıpranıyorum....
Son telefon görüşmemizde annemin yürek şahreleyen o muazzam sesiyle bana uyguladığı "psikoterapi" seansı etkisini yitirmeye başlıyor. Çocukken annemin hep yargılayan sesini duyduğumu ve onun aslında hiçbir şeyden anlamayan biri olduğunu düşünen ben, şimdi onun sesini arar oldum her yerde...
"Yavrum, askerdesin. Biliyorum... Ezilen insana yapacak bir şey yok demek onun sinirlerini zıplatmaktan bşak hiç bir şeye yaramaz. Ama zamanın hiç durmaması ve hep ileriye gidiyor olması çok büyük bir nimet. Şükretmen lazım. Ya zaman dursaydı ve sen orada kalman gerekenden daha uzun bir süre orada kalsaydın? O zaman o çok daha kötü olurdu. İşte yapman gereken içini ferah tutmak ve askerliği alaya almak. Size verilen en kötü cezayı, hayatın sana yaptığı çok komik bir şaka olarak görüp ayaklarının ve sırtının ağrımasını hiçe sayarak bu şakaya katıla katıla gülmek.
Hani sen diyordun ya...
Cem Yılmaz izlerken vakit çok hızlı geçiyor diye... İşte Cem Yılmaz'ı askerlik olarak düşün ve zamanını doldurmaya bak... İnan, ben burada senden daha çok acı çekiyorum. Senin her oflamanda ben bin ofluyorum... Hiç bir şey yapmazsan "gülün için" (kendisinden bahsediyor, zira ben ona gülüm diyorum) onun bin oflamaması için oflama... Gözünü kapayacaksın ve açtığında biz, Sabiha Gökçen İç Hatlar çıkışında seni bekliyor olacağız"
demişti bana güllerin en güzeli olan annem...
Gençliğin verdiği ara gazla "Her şeyi kendim halledebilirm, kimseye ihtiyacım yok" demem yaptığım en büyük aptallıkmış meğer. Demek ki, her bunalım evresinde soluğu annemin dizini dibinde alsaymışım belki bulantılı ve karanlık satırları yazmıyor olacaktım.
Hep diyorum...
Biz burada (askerde) bir şeyin kefaretini ödüyoruz... Belki ben eskiden beri annemi çok kaale almayışımın ya da sivil hayatta yediğim bokların bedelini ödüyorum..
- Her fırsatta şunu duyuyorum:
"Çok rahat askerlik yapıyorsunuz, dağdakiler ne yapsın? Bir de şikayet ediyorsunuz!"
İyi de... Dağdakiler çok zorluk çekiyor diye biz de burada hiç yoktan kendimizi mi zincirleyelim? Durduk yere çatışma mı çıkaralım? Biz onların neler yaptığını, nasıl şartlarda yaşadıklarını zaten biliyoruz. Çünkü 20 yıldır şehit haberi izlmekteyiz..
Ama yapacağımız bir şey yok ki...
Bu bizim tercihimiz değil ki...
Askerde dağa ya da deniz kısına düşmek bizim kontrolümzde değil ki...
Biz ne yapalım?
Taze gençlerin kimin terörün kucağına, kimini kral dairesine atayan zihniyet niye bunu her fısatta yüzümüze vuruyor? Genç ve yapacak bir şeyimizin olmaması bunlara o hakkı tanır mı?
- "Askerlik gençleri adam ediyor" demek; devletin askere:
"Al, ben bu çocuğu eğitemedim, ona ulaşamadım, onu terbiye edemedim, işleri elime yüzüme bulaştırdım, al bari sen bunu yatır, kaldır, süründür, temizlik yaptır, adam et" demesidir.
Yani devlet resmen kendi içine kusmaktadır...
Askerden sonra gençlerin %80'i tekrar askerden önceki haline dönüyor ve askerlik sadece zaman kaybı olarak kalıyor, halbuki öyle olmamalı...
- Ben askerde yeterli bilinç verilmeden, salt iş yaptırıldığını düşünüyorum. Ben çok eskiden beri fiil boyutunun altında inanç boyutu olmazsa işlerin düzgün gitemeyeceğini savunanlardanım. Yani hep bir "NEDEN?" , "AMAÇ NE?" soruları tırmalar beni.. Ama askerde ne zaman bu soruları sorsam:
"Askerlik dostum yapacak bir şey yok"
cevabını alıyorum. Dolayısıyla yaptığım hiç bir işe sarılamıyorum, sivilde güle oynaya yaptığım işler sanki içimde karanlık dehlizler açıyormuş hissi veriyor. Üzerimde sürekli bir tedirginlik hali var...
Aslında açık bir şey söyliyeyim...
"BEN BURADA ÇOK SIKILIYORUM"
("Herkes sıkılıyor" demeyin, G-3 kullanmasını çok iyi biliyorum)
(bkz: bir anti-militaristin askerlik nevrozu)
14 EYLÜL 2011 - MARMARİS
A.S
Ne var ki...
Bazen ne çarkların dönmesi, ne hayatın normal seyrinde gitmesi, ne de aralarına sıkışan çomaklar insanın elinde olmaz. İşte o zaman ruh beyne üfler ve beyin sigortalarındaki teller aheste aheste yıpranmaya başlar. Çünkü makina başkasının elinde hiçbir zaman randıman vermez...
Yıpranıyorum....
Son telefon görüşmemizde annemin yürek şahreleyen o muazzam sesiyle bana uyguladığı "psikoterapi" seansı etkisini yitirmeye başlıyor. Çocukken annemin hep yargılayan sesini duyduğumu ve onun aslında hiçbir şeyden anlamayan biri olduğunu düşünen ben, şimdi onun sesini arar oldum her yerde...
"Yavrum, askerdesin. Biliyorum... Ezilen insana yapacak bir şey yok demek onun sinirlerini zıplatmaktan bşak hiç bir şeye yaramaz. Ama zamanın hiç durmaması ve hep ileriye gidiyor olması çok büyük bir nimet. Şükretmen lazım. Ya zaman dursaydı ve sen orada kalman gerekenden daha uzun bir süre orada kalsaydın? O zaman o çok daha kötü olurdu. İşte yapman gereken içini ferah tutmak ve askerliği alaya almak. Size verilen en kötü cezayı, hayatın sana yaptığı çok komik bir şaka olarak görüp ayaklarının ve sırtının ağrımasını hiçe sayarak bu şakaya katıla katıla gülmek.
Hani sen diyordun ya...
Cem Yılmaz izlerken vakit çok hızlı geçiyor diye... İşte Cem Yılmaz'ı askerlik olarak düşün ve zamanını doldurmaya bak... İnan, ben burada senden daha çok acı çekiyorum. Senin her oflamanda ben bin ofluyorum... Hiç bir şey yapmazsan "gülün için" (kendisinden bahsediyor, zira ben ona gülüm diyorum) onun bin oflamaması için oflama... Gözünü kapayacaksın ve açtığında biz, Sabiha Gökçen İç Hatlar çıkışında seni bekliyor olacağız"
demişti bana güllerin en güzeli olan annem...
Gençliğin verdiği ara gazla "Her şeyi kendim halledebilirm, kimseye ihtiyacım yok" demem yaptığım en büyük aptallıkmış meğer. Demek ki, her bunalım evresinde soluğu annemin dizini dibinde alsaymışım belki bulantılı ve karanlık satırları yazmıyor olacaktım.
Hep diyorum...
Biz burada (askerde) bir şeyin kefaretini ödüyoruz... Belki ben eskiden beri annemi çok kaale almayışımın ya da sivil hayatta yediğim bokların bedelini ödüyorum..
- Her fırsatta şunu duyuyorum:
"Çok rahat askerlik yapıyorsunuz, dağdakiler ne yapsın? Bir de şikayet ediyorsunuz!"
İyi de... Dağdakiler çok zorluk çekiyor diye biz de burada hiç yoktan kendimizi mi zincirleyelim? Durduk yere çatışma mı çıkaralım? Biz onların neler yaptığını, nasıl şartlarda yaşadıklarını zaten biliyoruz. Çünkü 20 yıldır şehit haberi izlmekteyiz..
Ama yapacağımız bir şey yok ki...
Bu bizim tercihimiz değil ki...
Askerde dağa ya da deniz kısına düşmek bizim kontrolümzde değil ki...
Biz ne yapalım?
Taze gençlerin kimin terörün kucağına, kimini kral dairesine atayan zihniyet niye bunu her fısatta yüzümüze vuruyor? Genç ve yapacak bir şeyimizin olmaması bunlara o hakkı tanır mı?
- "Askerlik gençleri adam ediyor" demek; devletin askere:
"Al, ben bu çocuğu eğitemedim, ona ulaşamadım, onu terbiye edemedim, işleri elime yüzüme bulaştırdım, al bari sen bunu yatır, kaldır, süründür, temizlik yaptır, adam et" demesidir.
Yani devlet resmen kendi içine kusmaktadır...
Askerden sonra gençlerin %80'i tekrar askerden önceki haline dönüyor ve askerlik sadece zaman kaybı olarak kalıyor, halbuki öyle olmamalı...
- Ben askerde yeterli bilinç verilmeden, salt iş yaptırıldığını düşünüyorum. Ben çok eskiden beri fiil boyutunun altında inanç boyutu olmazsa işlerin düzgün gitemeyeceğini savunanlardanım. Yani hep bir "NEDEN?" , "AMAÇ NE?" soruları tırmalar beni.. Ama askerde ne zaman bu soruları sorsam:
"Askerlik dostum yapacak bir şey yok"
cevabını alıyorum. Dolayısıyla yaptığım hiç bir işe sarılamıyorum, sivilde güle oynaya yaptığım işler sanki içimde karanlık dehlizler açıyormuş hissi veriyor. Üzerimde sürekli bir tedirginlik hali var...
Aslında açık bir şey söyliyeyim...
"BEN BURADA ÇOK SIKILIYORUM"
("Herkes sıkılıyor" demeyin, G-3 kullanmasını çok iyi biliyorum)
(bkz: bir anti-militaristin askerlik nevrozu)
14 EYLÜL 2011 - MARMARİS
A.S
MAKSİM GORKİ : BENİM ÜNİVERSİTELERİM ve BAŞKA ŞEYLER
- Yıldız Ecevit'in "Ben Buradayım" kitabına Pendik Kemal Tahir Kütüphanesi'nde rastlamıştım ilk defa. Ama Allah'tan kitabın kapak kısmı açıktaydı. Yoksa kitabın incik cincik bir Oğuz Atay incelemesi olduğunu fark edemezdim. Zira üzerinde kocaman bir Oğuzcuğum Atay karikatürü var...
Kitapta Oğuz Atay'ın arkadaşlarıyla yapılan röportajlar da var. Şu an adını hatırlayamadım bir arkadaşına Oğuz Atay şunu söylüyordu:
"Maksim Gorki'nin Benim Üniversitelerim kitabını okudun mu?"
"Hayır"
"Benim Üniversitelerimi oku!"
diye noktalıyordu Oğuz Atay. Nedenini o zaman anlayamamıştım. Küçüklükten beri sebebini hatırlayamaz bir şekilde Maksim Gorki'den ve kitaplarından nefret ederdim. Ama Benim Üniversitlerim'i okuyunca, kendimi Oğuz Atay karşısında, yaramazlık yapan çocuğun babasının önünde kızarması gibi kızardığımı hissettim.
Çünkü Gorki, Tutunamayanlardan bahsediyordu.
- Kitap bana biraz karşık geldi. Yani ortada bir üniversite yok bir kere. Gorki ortamdan ortama giriyor ve ortamlarda yeni insanlarla tanışıyor, farklı hayatlara şahit oluyor, oralarda çok şeyler öğreniyor ve üniversite okumak hayali ile çıktığı ama başaramadığı yolda, katıldığı ortamları birer üniversite olarak tanımlıyor.
- Gorki'nin Tolstoy ile ne alıp vermediği var anlamadım, bir araştırmak lazım. Devrimci-İlahiyatçı kavgası gibi duruyor.
- Askerlik devam ediyor. Boş buldukça okuyorum ama her an bir iş çıkma tedirginliği motivasyonumu bozuyor.
- Bu arada internet ve televizyonun kitap okumayı baltaladığına bir kez daha şahit oldum...
- Elimde 3 tane daha kitap var.
Edward Zweig - SATRANÇ
Tolstoy - DİRİLİŞ (yeniden)
Kafka - DAVA
Ama yine de çarşı izninde, uzun saçlı ve çıplak kitpçı abiye uğramak lazım...
7 EYLÜL 2011 - MARMARİS
A.S
(Askeriyede internet yok, defter tutup, çarşı izninde nete geçiyorum. Napalım, askerlik ...)
Kitapta Oğuz Atay'ın arkadaşlarıyla yapılan röportajlar da var. Şu an adını hatırlayamadım bir arkadaşına Oğuz Atay şunu söylüyordu:
"Maksim Gorki'nin Benim Üniversitelerim kitabını okudun mu?"
"Hayır"
"Benim Üniversitelerimi oku!"
diye noktalıyordu Oğuz Atay. Nedenini o zaman anlayamamıştım. Küçüklükten beri sebebini hatırlayamaz bir şekilde Maksim Gorki'den ve kitaplarından nefret ederdim. Ama Benim Üniversitlerim'i okuyunca, kendimi Oğuz Atay karşısında, yaramazlık yapan çocuğun babasının önünde kızarması gibi kızardığımı hissettim.
Çünkü Gorki, Tutunamayanlardan bahsediyordu.
- Kitap bana biraz karşık geldi. Yani ortada bir üniversite yok bir kere. Gorki ortamdan ortama giriyor ve ortamlarda yeni insanlarla tanışıyor, farklı hayatlara şahit oluyor, oralarda çok şeyler öğreniyor ve üniversite okumak hayali ile çıktığı ama başaramadığı yolda, katıldığı ortamları birer üniversite olarak tanımlıyor.
- Gorki'nin Tolstoy ile ne alıp vermediği var anlamadım, bir araştırmak lazım. Devrimci-İlahiyatçı kavgası gibi duruyor.
- Askerlik devam ediyor. Boş buldukça okuyorum ama her an bir iş çıkma tedirginliği motivasyonumu bozuyor.
- Bu arada internet ve televizyonun kitap okumayı baltaladığına bir kez daha şahit oldum...
- Elimde 3 tane daha kitap var.
Edward Zweig - SATRANÇ
Tolstoy - DİRİLİŞ (yeniden)
Kafka - DAVA
Ama yine de çarşı izninde, uzun saçlı ve çıplak kitpçı abiye uğramak lazım...
7 EYLÜL 2011 - MARMARİS
A.S
(Askeriyede internet yok, defter tutup, çarşı izninde nete geçiyorum. Napalım, askerlik ...)
1 Eylül 2011 Perşembe
DOLUDAN BOŞA
Çamuru kurutmaya alıp bekleme şıkkı genelde öncesinde geçirilen çok yorucu yolculuklara delalet eder. En azından benim için öyle... Belki de çamura saplanışınızı sancılı bir mola olarak değerlendirmek isteyebilirsiniz...
İşte ben de öyle yaptım ve acemilik sonrası kullandığım 7 günlük dağıtım izninde, film ve televizyon izlemek dışında hiçbir şey yapmadım. Gezmeye çıkmadım, arkadaşlarla görüşmedim, kitap okumadım, yazı yazmadım..." Büyük Umutlar" la aldığım kitaplar 7 gün boyunca masanın üzerinde ağlamaya durdurlar...
Şimdi doluluktan patlama noktasına gelen asker çantamın neresine sıkıştırsam onları diye kara kara düşünüyorum...
7 gün boyunca yüzüne bakmadığın çocuklarına askerde bakabilecek misin?
Evlat acısını bilirim... Ağlamalarına çok da dayanacağımı zannetmiyorum...
A.S
DİRSEK TEMAS - 1 (Askere Gidiş)
Sabahın ilk ışıklarına açık havada yakalandığım çok az olmuştu bugüne kadar... Daha önceki deneyimlerim genelde yolculuk esnasındaydı. Keyfini çıkara çıkara sabah serinliğinde güneşin doğuşunu izleme fırsatını yakalayamadım hiç... Ve kumlarını aşırdığım çölün tek bedevisi olarak büyük ihtimalle de böyle bir fırsat geçmeyecek elime... Çünkü askere bile giderken, sahurdan sonra evden çıkıp güneş yüzünü göstermeden kendimi uçakta bulunca kanıtlanmış oldu. Ondan böyle kesin konuşuyorum... (kutup ayılarını kınıyorum bu arada)
Kanıtlanan şeyler sadece bundan ibaret değildi.
Arkadaşlarla beraber dondurma yemeye gittiğimizde ben hep "Sade" dondurma yerdim... (Vanilyalı) Dondurma külahlarını veya tabaklarını çingene pazarı gibi rengarenk yapan çeşitlerle süsleyen arkadaşlarım bana her zaman "Lan ne düz adamsın?" derdi. (Aslında "Lan ne odun adamsın!" derlerdi de ben kendime onu yakştırmadığım için söylemiyorum. Mütevaziliğim üstümde, evet) Demek ki benim bu virajsız ve slaloma elverişsiz bünyem böyle yaratılmış. Yoksa millet askere gitmeden bir gün önce "En büyük asker bizim asker!" nidalarıyla mahalleyi sakinlerin başına yıkarken; benim sırtıma çantamı alıp "Bi gece de arkadaşlarda kalayım" edasıyla İETT'ye binip sessiz sakin havaalanına gitmem başka bir şeyle açıklanamaz.
Yukarıda bahsettiğim düz adamlık mevzuu havalanına girişimden itibaren tekrar nüksetti meal esef.
Hayatımda ilk kez uçağa binmeme rağmen yüzüme öyle bir ifade takınmışım ki, görenler her an bana "Yazık, çocuk uçmaktan bıkmış artık" diyeceklermiş gibi bakıyorlar. Hiç alışık olmadığım havaalanı, uçma prosedür ve protokollerini uzaktan gözlemleyip profosyonel bir şekilde yerine getiriyorum. THY reklamındaki Kevin Costner gibiyim...
Ama her çıkışn bir inişi vardır mutlaka.
Bendeki bu "öküzlüğü gizleme çabası" uçuş koltuğundaki kemeri bir türlü bağlayamamakla son buldu. Yanımdaki benden öküz adam da bir yardım etmedi vicdansız. En son sanki bağlamışım gibi kemeri belimin üzerine koyuverdim. Neyse ki hostes ablanın nazik ilk yardımıyla kemer krizini de çözdük bir şekilde.
(Ben niye leylekler gibi uçak muhabbeti yapıyorum ki? -bu arada leyleklerin ne kadar çok BOEİNG 737 dedikodusu yaptıklarını biliyor muydunuz?)
Uçaktan indiğimde sanki İstanbul'dan Adana'ya değil de Tekirdağ'a, ya da İzmit'e gelmiş gibi hissettim kendimi... Kısacık çünkü...
En son 10 yıl önce güneye inmiştim. 10 yıl, o yerin havasının ne kadar sıcak olduğunu hatırlamayacak kadar uzun bir süre. O yüzden uçağın kapısından çıkışımla düdüklü tencere buharı gibi sıcak bir havanın yüzüme vuruşuna çok fazla şaşırdım. Hatta o derece şaşırdım ki, uçak ile iç hatlar binası arasındaki yolu yürürken bu sıcaklığın yeni inmiş olan uçağın motorlarından geldiğine inanmaya başladım. Ama havaalanının çıkış kapısına geldiğimde anladım ki bu uçağın değil Adana'nın sıcaklığı...
"Olm böyle sıcak mı olur lan" şeklinde söylene söylene kendimi bir anda İskenderun da buldum. Adana da yaşadığım iklim şaşkınlığını İskenderun'da yaşamadım ama. Çünkü kotam Adana'da ağzına kadar dolmuştu. Daha fazla şaşamazdım...
Otogardayım... Gerçi otogar demeyelim, avlu diyelim... Sadece bir-iki dükkan ve beni bırakarak Hatay'a devam edecek olan otobüs ve bir taksi durağı...Sanki İskenderun'a yüzbinler akın ediyormuş da o yoğunluğu karşılamak için 1000 tane taksi koymuşlar durağa... Taksi durağına gittim ve beni bir taksiye bindirdi taksiciler... Daha doğrusu ben onun taksi olduğunu sonra öğrendim...
Yanlış anlaşılmasın, bindiğim yaratığa, literatürde başka bir terim olmadığı için taksi diyorum. Yani bildiğimiz taksi ile bindiğim oluşum arasında birbirini karşılayacak nitelikler yok... Taksi ve bindiğim şeyi yanyana koysam ve "7 benzerliği bulun" desem bulmaca sınıfta kalır. Valla...
Hatta size kısa bir tasvir yapabilirim. İskenderun'da böyle bir varlığa denk gelirseniz kesinlikle binin...Kçükken Lunaparklarda girdiğimiz korku tünelini hatırlar bana dua edersiniz...
1-) Taksi, Murat 131 marka ama direksiyonu eski Opel Astra direksiyonlarından ve tam ortasında BMW amblemi var. Kanarya'nın boynuna astığı "Abi valla ben atmacayım" yazısı gibi... Şaka gibi...
2-) Tofaşları bilirsiniz... Ön torpido kapaklıdır ve kapağı yukarı bakar... İşte bu kapak yerinde yok ve içinde pense, tel, sarı bez, tuvalet kağıdı ve büyük ihtimal 1964 yılında üretilmiş ufak bir su şişesi var... Mide kanseri olmak için birebir bir manzara...
3-) Arabanın içi, Dakar rallisinden yeni çıkmış gibi toz dolu...Yani araç içi döşemenin rengini tahmin etmenize imkan yok... En fazla "küf yeşili" tanımlasını yapabilirsiniz ki o da çok marjinal bir yaklaşım olur, bence denemeyin... Filli Boya kataloğuna falan bakarken anca denk gelirsiniz öyle bir renge...
4-) Ama... Türk insanındaki otantik ve oryantalist felsefe her yerde... El freni ve vitesteki ahşap döşeme ile dekoratif anlamda bir sentez yakaladığı kesin taksi şöförünün... Teypte çalan Hüseyin Altın'ın "Dün Gece Meyhanede" şarkısı da bunu destekler mahiyetteydi zaten...
5-) Şöför için üzerinde seyrettiği yolun ve trafiğin hiçbir önemi yok... İstanbul trafiği gibi trağie sahip bir caddede ayağını gazdan çektiği nek tokna kırmızı ışık... O da toplumsal kaygı ve mahalle baskısından... "Kırmızı ışıkta dur" kuralını abimiz yıllar önce unutmuş... Tümsek ve çukur gibi asfaltsal hataları protesto edercesine daha hızlı giriyor çukurlara... Virajlar ise gereksiz yerler... Dönerken daha çok gaza basmak lazım ki araba yola tutunsun değil mi ama? :)
6-) Küçükken köye giderdik ve kuzenlerle birbirimizi el arabalarıya taşır eğlenirdik... Ama yeminle söylüyorum el arabası İskenderun'da bindiğim o cisimden çok daha konforluydu...
(Devam edecek mi? Eder herhalde)
A.S
Kanıtlanan şeyler sadece bundan ibaret değildi.
Arkadaşlarla beraber dondurma yemeye gittiğimizde ben hep "Sade" dondurma yerdim... (Vanilyalı) Dondurma külahlarını veya tabaklarını çingene pazarı gibi rengarenk yapan çeşitlerle süsleyen arkadaşlarım bana her zaman "Lan ne düz adamsın?" derdi. (Aslında "Lan ne odun adamsın!" derlerdi de ben kendime onu yakştırmadığım için söylemiyorum. Mütevaziliğim üstümde, evet) Demek ki benim bu virajsız ve slaloma elverişsiz bünyem böyle yaratılmış. Yoksa millet askere gitmeden bir gün önce "En büyük asker bizim asker!" nidalarıyla mahalleyi sakinlerin başına yıkarken; benim sırtıma çantamı alıp "Bi gece de arkadaşlarda kalayım" edasıyla İETT'ye binip sessiz sakin havaalanına gitmem başka bir şeyle açıklanamaz.
Yukarıda bahsettiğim düz adamlık mevzuu havalanına girişimden itibaren tekrar nüksetti meal esef.
Hayatımda ilk kez uçağa binmeme rağmen yüzüme öyle bir ifade takınmışım ki, görenler her an bana "Yazık, çocuk uçmaktan bıkmış artık" diyeceklermiş gibi bakıyorlar. Hiç alışık olmadığım havaalanı, uçma prosedür ve protokollerini uzaktan gözlemleyip profosyonel bir şekilde yerine getiriyorum. THY reklamındaki Kevin Costner gibiyim...
Ama her çıkışn bir inişi vardır mutlaka.
Bendeki bu "öküzlüğü gizleme çabası" uçuş koltuğundaki kemeri bir türlü bağlayamamakla son buldu. Yanımdaki benden öküz adam da bir yardım etmedi vicdansız. En son sanki bağlamışım gibi kemeri belimin üzerine koyuverdim. Neyse ki hostes ablanın nazik ilk yardımıyla kemer krizini de çözdük bir şekilde.
(Ben niye leylekler gibi uçak muhabbeti yapıyorum ki? -bu arada leyleklerin ne kadar çok BOEİNG 737 dedikodusu yaptıklarını biliyor muydunuz?)
Uçaktan indiğimde sanki İstanbul'dan Adana'ya değil de Tekirdağ'a, ya da İzmit'e gelmiş gibi hissettim kendimi... Kısacık çünkü...
En son 10 yıl önce güneye inmiştim. 10 yıl, o yerin havasının ne kadar sıcak olduğunu hatırlamayacak kadar uzun bir süre. O yüzden uçağın kapısından çıkışımla düdüklü tencere buharı gibi sıcak bir havanın yüzüme vuruşuna çok fazla şaşırdım. Hatta o derece şaşırdım ki, uçak ile iç hatlar binası arasındaki yolu yürürken bu sıcaklığın yeni inmiş olan uçağın motorlarından geldiğine inanmaya başladım. Ama havaalanının çıkış kapısına geldiğimde anladım ki bu uçağın değil Adana'nın sıcaklığı...
"Olm böyle sıcak mı olur lan" şeklinde söylene söylene kendimi bir anda İskenderun da buldum. Adana da yaşadığım iklim şaşkınlığını İskenderun'da yaşamadım ama. Çünkü kotam Adana'da ağzına kadar dolmuştu. Daha fazla şaşamazdım...
Otogardayım... Gerçi otogar demeyelim, avlu diyelim... Sadece bir-iki dükkan ve beni bırakarak Hatay'a devam edecek olan otobüs ve bir taksi durağı...Sanki İskenderun'a yüzbinler akın ediyormuş da o yoğunluğu karşılamak için 1000 tane taksi koymuşlar durağa... Taksi durağına gittim ve beni bir taksiye bindirdi taksiciler... Daha doğrusu ben onun taksi olduğunu sonra öğrendim...
Yanlış anlaşılmasın, bindiğim yaratığa, literatürde başka bir terim olmadığı için taksi diyorum. Yani bildiğimiz taksi ile bindiğim oluşum arasında birbirini karşılayacak nitelikler yok... Taksi ve bindiğim şeyi yanyana koysam ve "7 benzerliği bulun" desem bulmaca sınıfta kalır. Valla...
Hatta size kısa bir tasvir yapabilirim. İskenderun'da böyle bir varlığa denk gelirseniz kesinlikle binin...Kçükken Lunaparklarda girdiğimiz korku tünelini hatırlar bana dua edersiniz...
1-) Taksi, Murat 131 marka ama direksiyonu eski Opel Astra direksiyonlarından ve tam ortasında BMW amblemi var. Kanarya'nın boynuna astığı "Abi valla ben atmacayım" yazısı gibi... Şaka gibi...
2-) Tofaşları bilirsiniz... Ön torpido kapaklıdır ve kapağı yukarı bakar... İşte bu kapak yerinde yok ve içinde pense, tel, sarı bez, tuvalet kağıdı ve büyük ihtimal 1964 yılında üretilmiş ufak bir su şişesi var... Mide kanseri olmak için birebir bir manzara...
3-) Arabanın içi, Dakar rallisinden yeni çıkmış gibi toz dolu...Yani araç içi döşemenin rengini tahmin etmenize imkan yok... En fazla "küf yeşili" tanımlasını yapabilirsiniz ki o da çok marjinal bir yaklaşım olur, bence denemeyin... Filli Boya kataloğuna falan bakarken anca denk gelirsiniz öyle bir renge...
4-) Ama... Türk insanındaki otantik ve oryantalist felsefe her yerde... El freni ve vitesteki ahşap döşeme ile dekoratif anlamda bir sentez yakaladığı kesin taksi şöförünün... Teypte çalan Hüseyin Altın'ın "Dün Gece Meyhanede" şarkısı da bunu destekler mahiyetteydi zaten...
5-) Şöför için üzerinde seyrettiği yolun ve trafiğin hiçbir önemi yok... İstanbul trafiği gibi trağie sahip bir caddede ayağını gazdan çektiği nek tokna kırmızı ışık... O da toplumsal kaygı ve mahalle baskısından... "Kırmızı ışıkta dur" kuralını abimiz yıllar önce unutmuş... Tümsek ve çukur gibi asfaltsal hataları protesto edercesine daha hızlı giriyor çukurlara... Virajlar ise gereksiz yerler... Dönerken daha çok gaza basmak lazım ki araba yola tutunsun değil mi ama? :)
6-) Küçükken köye giderdik ve kuzenlerle birbirimizi el arabalarıya taşır eğlenirdik... Ama yeminle söylüyorum el arabası İskenderun'da bindiğim o cisimden çok daha konforluydu...
(Devam edecek mi? Eder herhalde)
A.S
10 Ocak 2011 Pazartesi
BU GÜN GÜNLERDEN BİR GÜN
İlk kez çaresizliğin pençesinde olduğumu düşünmeye başladım. Bu gün meramı anlatacak üç kelimeyi zihnim bir araya getiremedi. Dahası, fena halde acziyete tabi oldu. Söz dağarcığım utandı, yerden kalkmadı kitap yoksunu gözlerim ve ellerim titreyerek uzandı klavyeye. Zor bir yazının arefesine, yazıya dair herhangi bir fikrim olmadan girdim. Belli ki cahil cesaretiyle tükenmiş sözcüklere sığındım ve sözcükleri cahilce bir savunmayla dizdim satırların arasına.
Bu gün günlerden bir gün...
Her zamanki günlerden biri okumadan, yazmadan, düşünmeden,üretmeden geçen herhangi bir gün.
Gözler boşlukta,
boş boş bakmakta,
ortalıkta iki satır yok ki biraz takılsınlar. Ya eller klavyenin üzerinde bir sağa bir sola...
Zihin bomboş, eller ne yapsın?
Sonra içerde de durum feci...
Zihnimin köşelerinde bir şeyler takılı...
Her şey olabilir.
Mesela; kullanmaya kullanmaya unutmaya başladığım sözcüklerin feryadı ya da cümlelerin hafıza yolculuğunda saplandığı kör bir kuyunun yankısı.
Bu gün düşünmeden edemedim: Öğrendiğim onca sözcük nerede, onca üslup, okuduğum kitaplar hangi karanlıkta, karanlığın yorumu beynimin hangi lobunda? Fırtınanın ortasında bir yelkenli gibi hafızam...
Bir türlü toparlayamıyorum...
Üç-beş emanet sözcüğü de fırtınanın kollarına bırakmaktan başka bir çareye sığınamıyorum.
Birer birer kaybediyorum biriktirdiklerimi ve karanlığa dalıyorum küçücük bir ışık bulabilmek için.
Kenarda kalmış birkaç kırıntıyla sarıldım klavyeye...Ağır ağır yazmaya çalışıyorum. Çünkü arz talep arasında büyük bir dengesizlik var.Yazmak istediklerimi ifade edecek donanımdan yoksunum, hatta karanlık bir kuyudan çekiyorum elimde olanları da...
Her köşe başında yitirdiklerimden kalanları topluyoru. Hafızamın arka sokaklarında hurdacılık yaparak cümleleri toparlamaya çalışıyorum.
Topladıklarıma sarılıyorum...
İster bilinçaltı çöplüğünün kokan bir leşi olsun, isterse de bana ait bir hatıra yeter ki benim olsun, yeter ki bende olsun,boş kalmasın satırlar,kurumasın mürekkep ve sözcükler,günbegün öğrenilen sözcükler tembelliğin elinde çürümesin
üç-beş satırı süslesin,üç-beş kulağa seslensin,
ışık olsun karanlıktan kurtarsın fikirleri,
cenin gibi daha doğmadan ölmesin,
babasız bir çocuk gibi sahipsiz kalmasın,
sözcükler cümlelerde,
cümleler fikirlerde bulsun kendini ve hepsi satırlarda dolsun,
akıllarda bulsun yerini...
Bu gün günlerden bir gün...
Ve...
Boş da olsa, dolu da olsa yazılmış bir yazıyla,
hafızanın çetrefil sokaklarından kurtarılmış sözcüklerle,
okumayan bir beynin isyanıyla,
en azından okunmak için yazılmış bir yazıyla bitmiş herhangi bir gün işte..
E.T
7 Aralık 2010 Salı
Klasik, Tolstoy, Savaş ve Barış
Okumak kimine göre basit bir eylemdir, kimine göre de okumak tariflere sığmaz bir zevktir. Yazılı eserler insanoğlunun hafızasıdır ve bu eserlerle insanoğlu binlerce yılın süzgecinden geçmiş bilgi, kültür, tarih ve daha nice yaşamların varlığına şahit olur.Bu esnada dünyadan dünyaya,zamandan zamana koşar insanoğlu,türlü hislerle donanır,türlü hislere yelken açar.
Okurun en yoğun olduğu bir dönemdeyiz bir o kadar da kitapların garip kaldığı bir dönemde. Kimimize göre okurluk boş vakit işi, kimisine göre entelce bir takıntı ,bazıları için modernizmin gereği,anlamanın sınırında anlamsızlıklara bürünmek, kapasitesini geliştirmek.Bazımıza göre hepimiz okuruz.Çünkü biz dünyanın üstün yeteneklere bürünmüş bir milletiyiz ,biz var ya her şeyi okuruz hatta olmayan tecrübelerimiz sayesinde akıl okuruz, yüz okuruz, kalp okuruz,kitabı da en hızlı şekilde okuruz,kimse bizden hızlı okuyamaz, okuma eylemi bizim için alelade günlük işlerimizden biridir, tüm işlerimiz gibi onu da basit ve üstünkörü bir ivedilikle aradan çıkarırız.Çoğumuz kitabı elimize aldığımızda başlarız sonunu beklemeye ve kitap bittimi bir köşeye atıveririz,bir kitapla münasebetimiz ancak bu kadardır.
Çok azımızda ki;
bu azınlık okurun hasıdır, önce kitabın adını duyarız, sonra yazarını ve yavaş yavaş bir aşk başlar kitapla aramızda ardından kitabı okumaya hazır hale geliriz,kitap elimizdedir artık tek isteğimiz kitabın bitmemesidir.Bunu da başarırız kitabın okuma kısmını bitirdik mi kitabı düşünme kısmına başlarız artık kitabın ruhuna giden bir yola çıkmışızdır ruhtan ruha köprüler kurarak yazarı anlamaya çalışırız derken karşımıza bir düşünce silsilesi çıkar böylece kitap görevini yerine getirmenin hissiyle bir meta olmaktan, okur da kitaba hakkını vermenin hissiyle basitlikten kurtulmuş olur.Yazının içindeki gizli şifreleri çözen, estetik olgunluğa erişen fikr-i sahihle hareket eden okur yapaylığın pençesinden kurtulmanın sevincini, doğallığın limanına sığınmanın onurunu yaşar.
Elimde yılardır ismini duyduğum fakat her defasında okumaktan kaçındığım bir klasik var, ‘Savaş ve Barış’.Ne zaman bu kitabı okumak istesem beni bir isteksizlik sarardı günlerce kitaba bakar dururdum niyeyse bende klasik kelimesi biraz da klişeyi andırır bu saçma düşünceye nasıl kapıldım bilmem, bu derece imkansız bir hadiseye ve böyle bir ilişkiye nasıl vakıf olduğumu da anlamıyorum. Yine de bu saçma düşünceden kurtulmak iyi oldu aslında bu sadece ‘Sava ve Barış’la olmadı bu gidişatın temellerinde ‘Suç ve Ceza, Madam Bovary, Sefiller, Babalar ve Oğullar…’ ında etkisi vardır.’Savaş ve Barış’ ile böyle bir ilişkiye son noktayı koymuş oldum.
Bir çoğumuz popülerizmle birlikte bil hassa postmodern dönemin etkisiyle klasikle yollarımızı ayırmış bulunuyoruz. Artık aslı terk edip suretin peşinde koşuyoruz. Öyle ki güneşi bırakıp güneşin etrafa yaydığı ışıklara aldanıyoruz. Klasiklerin toz kokan sarı sayfalarına itibar etmeyip mürekkebin değerini yitirdiği, hokkanın bozguna uğradığı, klavyelerin egemenliğini ilan edip emeğin satıldığı en önemlisi de bunların ilham kaynağının dahi tenezzül etmediğimiz klasikler olduğu gerçeğini görmezden geliyoruz.
Gelelim ‘Savaş ve Barış’ a…
Aslında klasiklerin durumu anlattığımız kadar da vahim değil hatta bu saydıklarım okuyucu olmaktan ileri gidememiş belli bir kesim içindi. Klasiklerin okunması için birbirinden ilginç teşvik çalışmaları da yapılmakta ve klasiklerin tamamen köşeye itilmesine göz yummayacak düşünürler çoğunlukta bu da asıl menbaın klasiklerin toz kokulu sarı sayfalarında yattığını göstermekte,bu arada hala konuya giriş yapamadım.
Bir 19. Yüzyıl insanı olan Tolstoy ‘Savaş ve Barış’ isimli eseriyle çağının gerçeklerini uhdesindeki kahramanlarının hayat hikayesiyle harmanlayarak önümüze serip karşımıza tüm fiziksel şartlarıyla bir 19. Yüzyıl tablosu çıkarıyor. Ve psikolojinin,fizyolojinin, nörolojinin henüz yeni filizlendiği bu dönemde kahramanlarının ağzından,elinden, gönlünden, zihninden bir insanı ve bir çağı,19. Yüzyıl Rusya’sını ve Avrupa ‘sını çırılçıplak soyup önümüze koyuyor.Bu hengameyi bir karınca yuvası olarak düşünürsek ,Tolstoy bizi yuvanın deliğinden merkezine götürüp kahramanlarının aracılığıyla olaylara şahit olmamızı sağlıyor.
‘Savaş ve Barış’ okuyucuyu postmodern zamandan,edebiyattan , yaşantıdan ,yaşantının ve edebiyatın gösterişlisinden alıp modernlerşme çağı olan 19. Yüzyıla ,gösterişli hayatların sade ifedelerle dile getirildiği edebiyatın has çağlarından birine götürüyor.Ve gizlenmiş bir hazinenin tozlarını üstünden kaldırıyor,bu hazineyi bize gülümsetiyor.Acı da olsa klasiklere duyarsız kalmanın yanlışlığını anlamamızı sağlıyor.Dahası kahramanlarıyla işbirliği etmişçesine okura hem bir ders veriyor hem de okuru kendine ve kahramanlarına bağlıyor.
Geniş bir mekan ki kıtaları içine alıyor,bir ömürlük zaman ki onlarca ömrü barındırıyor ,bir de bunların yanında her kahraman en ince ayrıntısına kadar tahlil edlip sürekli yer değiştiriyor,insan ruhu irdelenip bu ruhun en karanlık köşelerinden bizlere bir tarih ve hayat dersi veriliyor yazar bu köşelerden yaşamlarımıza,hislerimize,ihtiraslarımıza,sadakatimize,ihanetimize ayna tutuyor.Yeri geliyor bir sarhoş beyefendi,bir prenses rezil, bir rezil vezir oluyor.İnsanın hayvani isteklerinin davranışlarındaki tutarsızlığa yansıması irdeleniyor yüzyılın klasiğinde.
19. Yüzyıl …
Bol savaşlı az barışlı zamanlardan biri,yüzbinlerce kayıbın verildiği,sefaletin ala seviyede insanlığın ise edna seviyeler de dolandığı bir çağ-gerçi günümüzde de tablo pek farklı değil-.Bu tablo sadece romanın sınırlarında değil 19.yüzyılın tüm köşebentlerinde,büyük bir coğrafyada şatafatlı eğlence hayatıyla sefalet ve gözyaşı bir arada.Ve bu sadece 19.yüzyılda değil günümüzde de sadece ünvanları ,sınıfları,araçları,isimleri farklı bir şekilde yaşanmakta.
Bir arının özverisyle, bitmek tükenmez bir yazın çilesiyle Tolstoy, ‘Savaş ve Barış’ eserinde cümlelerle karakterlerine, karakterlerle bir çağa, bir ülkeye,bir savaşa ve kitabıyla değişmez olan gerçeğe yani insanın savaşıyla barışıyla,gelgitleriyle hangi çağ ya da coğrafya olursa olsun malzemeleri farklı da olsa hep aynı senaryoyu yaşadığı gerçeğine ayna tutuyor.. Her ne kadar amacı bu olmasa da…
E.T
E.T
25 Kasım 2010 Perşembe
ZAMAN ALGISI
Zamanı takip edenler ya da zamanla yarışanlar, ona ayak uydurmak isteyenler, zamanda hep aynı kalmanın hesabını yapanlar ve bunların, bunlar gibilerin her bireri önce akreple yelkovanın dansına; yelkovanın akrebi sürme, akrebin yelkovanı çekme mücadelesine şahit olur. Bu manzarayı seyreden ,seyretmekle yetinen insanoğlu ömrünün en büyük yanılgısına düşer.Zamanın ne kadar yavaş ilerlediğini düşünür.Işık hızını,ses hızını geride bırakıp bunların hepsini içine hapseden zaman mefhumunun yelkovan kadar hasta akrep gibi ölü olduğunu sanır ve zamanı hafife alıp "Bu mu benimle yarışıyor?" kabilinden çetrefil bir yanılgının içinde bulur kendini.
Saat mefhumu müthiş bir dolandırıcı kisvesine bürünmüş, kıymetini bilmeyenlerle en acı alayını geçmekte… Akrebin ilerlemesini beklemek belki bir ömre bedel, yelkovanın koşusunu seyretmek yeni yolculuklara bir başlangıç…
Yolculuk, hiç bitmez ve bu yolculuklara beklemeler eklenir, hatta en sıkıcı anlarımız beklemelerimizden oluşur, zaman ise hep aynı seyrinde, ilerlemekle gecikmek arasında gelir gider. Hipnoz misali gözlerimiz hep bu gelgitlere takılır. Zamanın ilerlemesini sabırsızlıkla bekleriz vederken gün olur ardımıza bakarız üzgünce...
Artık avuçlarımız nasırlaşmıştır.
O avuçlara neler sığdırılmış ve neler kaçırılmıştır o avuçlardan... Gözlerimiz görmez olmuş, kulaklarımız alıcılarını tüm seslere kapatmıştır.Artık içten içe bir ses çınlar kulaklarımızda... O anda zamanın darbesi yenmiştir. Yavaşlığına sövdüğümüz yelkovan, bir yelkovana muhtaç olan akrep o an tüm pisliğiyle sırıtır bize.
Zaman, tüm ağırlığıyla kayar elimizden ve ezer bizi vurduğu son darbeyle.
Olan olmuştur, artık bitsin denilen çocukluğumuz bitmiş, geçsin denilen yolculuklar , kahrolası acılar hiçbir şey ifade etmeyen sevinçler, kırıp kırılmalar boşa kurulan hayaller, her gün bir yenisi edinilen idealler ve daha neler neler uyuşuk yelkovanın , bir türlü yerinden kımıldamayan akrebin mağrur adımları altında ezilmiştir.
Artık her bireri zamanın yumruğu karşısında yok olmaya mahkumdur .
Artık her bireri zamanın yumruğu karşısında yok olmaya mahkumdur .
Siz bir ihtiyarla hiç yola çıktınız mı diye sormaya gerek bile. Duymadan bir ihtiyarın ağır adımlarının verdiği çileyi bildiğinizi ve ne kadar sıkıldığınızı anlatmama gerek yok
E.T
19 Kasım 2010 Cuma
ENTERESAN AŞK - 1
ZAMAN: Tanpınar'ın Huzur romanında "Aşk, hissiyatın kelimelerle israfı değildir" demesinden tam 73 sene sonra...
MEKAN: Aşkın yasak ve imkansız olduğu kuytu köşeler...
Üç sene boyunca hergün göz göze gelmelerine rağmen gözden içeriye inemeyen bir kadın ve erkeğin hikayesi...
Hayat bildiğin çoban... O nereye isterse oraya gitmek zorundasın... Kimi zaman senin istediğin ile onun istediği örtüşür, kimi zaman çatışır. Bu hikaye ise tam ortasında... Çatışmakla örtüşmek arasında çırpınan bir hikayenin sahipsiz defteridir aslında...
Can Yücel öyle demiş zaten...
"Aşk, hiç aklına gelmeyen ve karşına nasıl çıktığını dahi anlamadığın biriyle yaşadığın şeydir"
Hikayenin kahramanları da kırk yıl düşünseler birbirlerine aşık olacaklarını akıllarına dahi getirmemişlerdir emin olun. Ama bu işler (özellikle kahramanlarımızın yaşadığı) mistik bir sistematiğe sahiptir ve çoğu zaman irade dışında, yığınla rastlantının bileşkesiyle filizlenir.
Yoksa üç sene boyunca sadece gördüğün zaman aklına gelip, kadrajından çıktıktan sonra unuttuğun birinin damarlarının her hücresine kadar nüfuz edebileceği gerçeği başka bir teori ile açıklanamaz.
Onlar öyleydi işte...
Sadece arkadaştılar. Hatta arkadaşlık mevzuatına uymayan hareketleri bile vardı. Oturup havadan sudan bahsettikleri vaki değildi bugüne kadar. Erkeğin ona dair hatırladığı tek şey kızın dayısıyla ilgili yazdığı, dergilere gönderdiği hikayeydi ve erkek kızı konuşkan, cana yakın; kız erkeği sessiz, sakin, kendi tabiriyle "etliye sütlüye dokunmayan" biri olarak tanımıştı. Hatta buna tanışma dahi denemez. İzlenim... Evet, aslında bu bir izlenimdi. Çünkü tanımak zaman alan bir eylemdi onlara göre.
Kimse havalara uçmasın... Aslında her aşkın başlangıcı klasiktir. Bu da öyleydi. Ama Yeşilçam melodramlarındaki gibi erkek ve kızın çarpışması neticesinde kitapların yere saçıldığı, kitaplar toplanırken atılan bakışlarla başlayan aşklar kadar olmasa da bir tarafın daha evvelden bir meylinin söz konusu olduğu aşklar gibiydi aynı.
Erkeğin kıza karşı nedenini bir türlü çözemediği bir sempatisi olmuştu hep. Çoğu erkek "valla seviyorum abi" yaftasının altında mutlaka insancıl hatta hayvansal bazı güdüler taşıyıp kendini kandırırken, o hep dürüsttü kendine. Tembelse tembelim diyebiliyordu. Ama şimdi "hoşlanıyorum. Ama neden?" sorusuna hep "bilmem" cevabını verir olmuştu. Halbuki rasyonel zihninin bunu kabullenememesi gerekirdi. Ona göre her şeyin mantıklı bir açıklamasının olması kadar mantıklı bir şey yoktu. Çoğu zaman müsait köşelerden kızın yüzüne dikkatli bakıp "Allah Allah, güzel olduğu için mi acaba?" derken yakalardı kendini.
Cevap: "Hayır, sadece bu değil. Eğer tek sebep güzellik olsaydı etrafta yığınla nesnel açıdan güzel kız vardı ve onlardan da hoşlanmam gerekirdi o zaman. Ama dur bi dakika... Güzelliğin de etkisi var elbet."
Doğru...
Kız güzeldi. Ama farklı bir güzellik vardı onda. Ya da bu farklılık aslında erkeğin marjinal bir güzellik felsefesine sahip olmasından da kaynaklanıyor olabilirdi. Bazı duygular üzerine gittikçe yoğunlaşır. O da bu duygunun üzerine gide gide nur topu gibi bir platonik sevgi oluşturmuştu dünyasında. Onu hep "Osmanlı saray kadınlarına" ya da "İngiltere'de Birmingham sarayının kaygan taşlarına elbiselerini süre süre yürüyen İngiliz asilzadelerine" benzetirdi. Gerçektende öyleydi. Yeterince doğal, fazlasıyla mütevazi bir güzelliğe sahip olduğu tartışılmazdı. Ama mütevaziliği yüzünden güzel olduğunun farkına bir türlü varamıyordu. Hatta aşklarının doruk noktasında erkeğin "Çok güzelsin" demesine gönül rahatlığıyla "Evet güzelim" diyemeyecekti bile.
Neticede erkeğin hissettiği duyguların salt güzellikle ya da fizyolojiyle ilgisi yoktu. Sanki kızdan inadına onun yüzüne çarpan tasavvufi bir duman yükseliyor gibiydi. Beyni allak pullak olmuştu. Üstelik yükselen bu dumanın etkisiyle kapitalist dünyanın dayattığı bazı nesnel faaliyetler yüzünden yolları sık sık kesişmeye başlamıştı. Gözlerine baktıkça dumanı daha çok hissediyor, damarlarında korkunç bir ufunet dolaştığını anlıyordu.
Bir ay sonra "uzayda iki doğrunun kesişmesi" şeklinde algılanabilen dostlukları "uzayda iki doğrunun birbirne paralel uzanması" gibi matematiksel tevafuklara dönüşmüştü ve bunun tek sebebi kızdan yükselen o manevi dumandı.
Tamam, peki... Erkek kızdan yükselen mistik kokuyu teneffüs ettiği için bu duruma gelmişti. Peki kız? Kız da erkekten yükseldiğini düşündüğü bir hava hissediyor muydu? Hayır. Onun ki de kendinden yükselen o manevi havanın etkisiyle morfin yemiş tavuğa dönen erkeğin o halinden etkilenerek bugüne gelmişti. Yani kendi eyleminin farkında olmadan eylemin etkisini bir başkası üzerinde görüp etkilenen bir yapı çıkmıştı kız için ortaya. Kızın durumu aynen böyleydi. Yoksa durum açıklanacak gibi değildi.
Eskiden birbirini gördüğü zaman selam verip geçen iki insan artık çıkış kapılarında birbirlerini bekler duruma gelmişlerdi. Önceleri "Su gibi" olan zaman artık "akrebin yelkovanı zorla çekmesi ya da yelkovanın akrebi iteklemesi" kadar çetrefelli bir hal almıştı. Erkeğin çektiği sigara dumanı içindeki hislere bulaşıp dışarıya "of" tarzında bir nida ile çıkıyor, cümlelerin sonunu hep ünlemliyordu. İkisinin de duyguları eşitlenmişti ama ortada çok büyük bir sorun vardı...
Susuşmak...
Evet... Susuyorlardı. Birbirlerine henüz bir şeyler itiraf etmemişlerdi. Sadece ders çıkışlarında bir yerlere gidip çay içmek dışında herhangi bir sosyal faaliyetleri de yoktu. Ama işte o çay içmeler esnasında ikisinin de canını sıkan bir sessizlik çöküyordu aniden. Susuyorlardı sadece... Arada bakışıyorlardı elbette fakat onları gören biri "birbirlerini tanımıyorlar galiba" diyebilirdi çok rahat.
Yine susuşma seanslarından birindelerdi...
Erkek,dizlerinin titremesine rağmen tedirgin imajı vermemek uğruna söylediği "benim ellerim küçüklükten beri hep terler" yalanını doğru göstermek için elini sürekli peçeteyle siliyor, sonra ahşap masanın üzerindeki oyma desenleri incelemekle meşgul oluyordu. Kız da zarif gözlüklerinin arkasına sakladığı "bakmayın bizim ela olduğumuza, aslında hayat mavidir" diyen ve ışık yoğunluğunun olmadığı ortamlarda bile cam gibi parlamayı başaran gözleriyle sanki bir plan yapıyor gibiydi. Belli ki sıkılmıştı susmaktan. Bozdu sessizliği:
KIZ : Vehamet ne demek?
ERKEK : Vehamet... Hımm... Korku diye biliyorum... Hayırdır nerden aklına geldi?
Kız, masanın üzerindeki defteri süratle açtı hızla bir şeyler karaladı. Sonra defteri çevirerek erkeğe yazdığı cümleyi gösterdi...
"Sessizliğin asaleti, sensizliğin vehametinden evladır"
Erkeğin dışa vurduğu tek tepkisi dudağını bükerek beğendiğini ifade etmek oldu. Gerisi içinde kopan vaveyladan başka bir şey değildi. Yine sustular...
Erkek bu uzun sessizliklerin sebebini anlamıştı. Taşması gerekiyordu.
ERKEK : Biz niye susuyoruz?
KIZ : Bilmem... Sence?
ERKEK : Ben buldum...Ama şimdi söylemeyeceğim... Sonra...
KIZ : Peki...
Arada geçen o üç gün erkeğin en uzun saatlerine şahit olması bakımından önemliydi. Artık taşacak ve açılacaktı. Ona göre bu sessizliklerin tek sebebi birbirlerini deli gibi sevdikleri halde açılamamalarıydı. Hayatında ilk kez tecrübe edeceği bu hadise onun için bir yeniden doğuştu. Üçüncü günün sonunda tekrar buluştular ve uzun süre sustular.
KIZ : Hani bulmuştun?
ERKEK: Neyi?
KIZ : Sessizliğimizin sebebini...
ERKEK : Buldum evet...
KIZ: Söyleyecek misin?
ERKEK : Söyleyeceğim...
KIZ : Dinliyorum o zaman...
Karşıya karşıya oturuyorlardı masada. Kız, dirseklerini masaya dayayarak ve gün içinde 80 milyon kere renk değiştirip bir mucizeye imza atan gözlerini kocaman açarak erkeğe doğru yaklaştı. Erkek günlerdir hazırlandığı için soğukkanlıydı ve hemen harekete geçti.
ERKEK : Ver ellerini...
Kız afalladı ilk anda... Kaşlarını "ne oluyor" dercesine çattı.
ERKEK : Versene ellerini...
Kız tedirgin uzattı ellerini... Böyle bir şey beklediği kesinlikle söylenemezdi. Bir süre bakıştılar. Kızın gözleri iyice açılmıştı heyecandan. Hareket ve koşuşturmanın cirit attığı kafede iki heykel gibi cansızdılar.
ERKEK : Şimdi... (Kafenin kapısını işaret ederek) Şu kapı açılsa ve içeri bizim sınıftan biri girse ellerini çeker misin?
KIZ : (Biraz düşündü) Çekmem...
ERKEK: Ben de çekmem...Peki herhangi biri girse ve bizi şu halde görse bizim hakkımızda ne düşünür? Ya da ona da gerek yok. Kafenin garsonları şu anda bizi görüyorlar. Sence bizim bu elele olan görüntümüz onlar için ne ifade ediyor?
KIZ : Anladım...
ERKEK : "Bunlar sevgili" diyorlardır değil mi?
KIZ : Büyük ihtimal...
ERKEK : Peki biz öyle miyiz? Sevgili miyiz?
KIZ : (gülümsedi) E büyük ihtimal...
ERKEK : Bence daha fazlası...Çünkü ben... Bu güne kadar bir insanı bu kadar özlediğimi, onun yanından ayrılırken bu kadar zorlandığımı hatırlamıyorum. Ve senin tabirinle "büyük ihtimal" bu sevgililikten daha fazla bir şey...
Kız bunları dinlerken gayri ihtiyari ellerini sım sıkı sıkmıştı erkeğin. Yine sustular... Ama bu sefer kız daha şiddetle sıkıyordu ellerini. Bu iyiye işaretin habercisiydi. Sonra kız hafifçe dolan gözlerle gülümseyerek erkeğe baktı ve erkeğin daha önce hiç duymadığı sımsıcak bir ses tonuyla
KIZ : Eee... Biz her şeyi baştan mı konuşacağız şimdi?
ERKEK : Büyük ihtimal...
Gergin hava yerini samimiyete bıraktı son söze gülünmesiyle...
(DEVAMI VAR)
A.S
MEKAN: Aşkın yasak ve imkansız olduğu kuytu köşeler...
Üç sene boyunca hergün göz göze gelmelerine rağmen gözden içeriye inemeyen bir kadın ve erkeğin hikayesi...
Hayat bildiğin çoban... O nereye isterse oraya gitmek zorundasın... Kimi zaman senin istediğin ile onun istediği örtüşür, kimi zaman çatışır. Bu hikaye ise tam ortasında... Çatışmakla örtüşmek arasında çırpınan bir hikayenin sahipsiz defteridir aslında...
Can Yücel öyle demiş zaten...
"Aşk, hiç aklına gelmeyen ve karşına nasıl çıktığını dahi anlamadığın biriyle yaşadığın şeydir"
Hikayenin kahramanları da kırk yıl düşünseler birbirlerine aşık olacaklarını akıllarına dahi getirmemişlerdir emin olun. Ama bu işler (özellikle kahramanlarımızın yaşadığı) mistik bir sistematiğe sahiptir ve çoğu zaman irade dışında, yığınla rastlantının bileşkesiyle filizlenir.
Yoksa üç sene boyunca sadece gördüğün zaman aklına gelip, kadrajından çıktıktan sonra unuttuğun birinin damarlarının her hücresine kadar nüfuz edebileceği gerçeği başka bir teori ile açıklanamaz.
Onlar öyleydi işte...
Sadece arkadaştılar. Hatta arkadaşlık mevzuatına uymayan hareketleri bile vardı. Oturup havadan sudan bahsettikleri vaki değildi bugüne kadar. Erkeğin ona dair hatırladığı tek şey kızın dayısıyla ilgili yazdığı, dergilere gönderdiği hikayeydi ve erkek kızı konuşkan, cana yakın; kız erkeği sessiz, sakin, kendi tabiriyle "etliye sütlüye dokunmayan" biri olarak tanımıştı. Hatta buna tanışma dahi denemez. İzlenim... Evet, aslında bu bir izlenimdi. Çünkü tanımak zaman alan bir eylemdi onlara göre.
Kimse havalara uçmasın... Aslında her aşkın başlangıcı klasiktir. Bu da öyleydi. Ama Yeşilçam melodramlarındaki gibi erkek ve kızın çarpışması neticesinde kitapların yere saçıldığı, kitaplar toplanırken atılan bakışlarla başlayan aşklar kadar olmasa da bir tarafın daha evvelden bir meylinin söz konusu olduğu aşklar gibiydi aynı.
Erkeğin kıza karşı nedenini bir türlü çözemediği bir sempatisi olmuştu hep. Çoğu erkek "valla seviyorum abi" yaftasının altında mutlaka insancıl hatta hayvansal bazı güdüler taşıyıp kendini kandırırken, o hep dürüsttü kendine. Tembelse tembelim diyebiliyordu. Ama şimdi "hoşlanıyorum. Ama neden?" sorusuna hep "bilmem" cevabını verir olmuştu. Halbuki rasyonel zihninin bunu kabullenememesi gerekirdi. Ona göre her şeyin mantıklı bir açıklamasının olması kadar mantıklı bir şey yoktu. Çoğu zaman müsait köşelerden kızın yüzüne dikkatli bakıp "Allah Allah, güzel olduğu için mi acaba?" derken yakalardı kendini.
Cevap: "Hayır, sadece bu değil. Eğer tek sebep güzellik olsaydı etrafta yığınla nesnel açıdan güzel kız vardı ve onlardan da hoşlanmam gerekirdi o zaman. Ama dur bi dakika... Güzelliğin de etkisi var elbet."
Doğru...
Kız güzeldi. Ama farklı bir güzellik vardı onda. Ya da bu farklılık aslında erkeğin marjinal bir güzellik felsefesine sahip olmasından da kaynaklanıyor olabilirdi. Bazı duygular üzerine gittikçe yoğunlaşır. O da bu duygunun üzerine gide gide nur topu gibi bir platonik sevgi oluşturmuştu dünyasında. Onu hep "Osmanlı saray kadınlarına" ya da "İngiltere'de Birmingham sarayının kaygan taşlarına elbiselerini süre süre yürüyen İngiliz asilzadelerine" benzetirdi. Gerçektende öyleydi. Yeterince doğal, fazlasıyla mütevazi bir güzelliğe sahip olduğu tartışılmazdı. Ama mütevaziliği yüzünden güzel olduğunun farkına bir türlü varamıyordu. Hatta aşklarının doruk noktasında erkeğin "Çok güzelsin" demesine gönül rahatlığıyla "Evet güzelim" diyemeyecekti bile.
Neticede erkeğin hissettiği duyguların salt güzellikle ya da fizyolojiyle ilgisi yoktu. Sanki kızdan inadına onun yüzüne çarpan tasavvufi bir duman yükseliyor gibiydi. Beyni allak pullak olmuştu. Üstelik yükselen bu dumanın etkisiyle kapitalist dünyanın dayattığı bazı nesnel faaliyetler yüzünden yolları sık sık kesişmeye başlamıştı. Gözlerine baktıkça dumanı daha çok hissediyor, damarlarında korkunç bir ufunet dolaştığını anlıyordu.
Bir ay sonra "uzayda iki doğrunun kesişmesi" şeklinde algılanabilen dostlukları "uzayda iki doğrunun birbirne paralel uzanması" gibi matematiksel tevafuklara dönüşmüştü ve bunun tek sebebi kızdan yükselen o manevi dumandı.
Tamam, peki... Erkek kızdan yükselen mistik kokuyu teneffüs ettiği için bu duruma gelmişti. Peki kız? Kız da erkekten yükseldiğini düşündüğü bir hava hissediyor muydu? Hayır. Onun ki de kendinden yükselen o manevi havanın etkisiyle morfin yemiş tavuğa dönen erkeğin o halinden etkilenerek bugüne gelmişti. Yani kendi eyleminin farkında olmadan eylemin etkisini bir başkası üzerinde görüp etkilenen bir yapı çıkmıştı kız için ortaya. Kızın durumu aynen böyleydi. Yoksa durum açıklanacak gibi değildi.
Eskiden birbirini gördüğü zaman selam verip geçen iki insan artık çıkış kapılarında birbirlerini bekler duruma gelmişlerdi. Önceleri "Su gibi" olan zaman artık "akrebin yelkovanı zorla çekmesi ya da yelkovanın akrebi iteklemesi" kadar çetrefelli bir hal almıştı. Erkeğin çektiği sigara dumanı içindeki hislere bulaşıp dışarıya "of" tarzında bir nida ile çıkıyor, cümlelerin sonunu hep ünlemliyordu. İkisinin de duyguları eşitlenmişti ama ortada çok büyük bir sorun vardı...
Susuşmak...
Evet... Susuyorlardı. Birbirlerine henüz bir şeyler itiraf etmemişlerdi. Sadece ders çıkışlarında bir yerlere gidip çay içmek dışında herhangi bir sosyal faaliyetleri de yoktu. Ama işte o çay içmeler esnasında ikisinin de canını sıkan bir sessizlik çöküyordu aniden. Susuyorlardı sadece... Arada bakışıyorlardı elbette fakat onları gören biri "birbirlerini tanımıyorlar galiba" diyebilirdi çok rahat.
Yine susuşma seanslarından birindelerdi...
Erkek,dizlerinin titremesine rağmen tedirgin imajı vermemek uğruna söylediği "benim ellerim küçüklükten beri hep terler" yalanını doğru göstermek için elini sürekli peçeteyle siliyor, sonra ahşap masanın üzerindeki oyma desenleri incelemekle meşgul oluyordu. Kız da zarif gözlüklerinin arkasına sakladığı "bakmayın bizim ela olduğumuza, aslında hayat mavidir" diyen ve ışık yoğunluğunun olmadığı ortamlarda bile cam gibi parlamayı başaran gözleriyle sanki bir plan yapıyor gibiydi. Belli ki sıkılmıştı susmaktan. Bozdu sessizliği:
KIZ : Vehamet ne demek?
ERKEK : Vehamet... Hımm... Korku diye biliyorum... Hayırdır nerden aklına geldi?
Kız, masanın üzerindeki defteri süratle açtı hızla bir şeyler karaladı. Sonra defteri çevirerek erkeğe yazdığı cümleyi gösterdi...
"Sessizliğin asaleti, sensizliğin vehametinden evladır"
Erkeğin dışa vurduğu tek tepkisi dudağını bükerek beğendiğini ifade etmek oldu. Gerisi içinde kopan vaveyladan başka bir şey değildi. Yine sustular...
Erkek bu uzun sessizliklerin sebebini anlamıştı. Taşması gerekiyordu.
ERKEK : Biz niye susuyoruz?
KIZ : Bilmem... Sence?
ERKEK : Ben buldum...Ama şimdi söylemeyeceğim... Sonra...
KIZ : Peki...
Arada geçen o üç gün erkeğin en uzun saatlerine şahit olması bakımından önemliydi. Artık taşacak ve açılacaktı. Ona göre bu sessizliklerin tek sebebi birbirlerini deli gibi sevdikleri halde açılamamalarıydı. Hayatında ilk kez tecrübe edeceği bu hadise onun için bir yeniden doğuştu. Üçüncü günün sonunda tekrar buluştular ve uzun süre sustular.
KIZ : Hani bulmuştun?
ERKEK: Neyi?
KIZ : Sessizliğimizin sebebini...
ERKEK : Buldum evet...
KIZ: Söyleyecek misin?
ERKEK : Söyleyeceğim...
KIZ : Dinliyorum o zaman...
Karşıya karşıya oturuyorlardı masada. Kız, dirseklerini masaya dayayarak ve gün içinde 80 milyon kere renk değiştirip bir mucizeye imza atan gözlerini kocaman açarak erkeğe doğru yaklaştı. Erkek günlerdir hazırlandığı için soğukkanlıydı ve hemen harekete geçti.
ERKEK : Ver ellerini...
Kız afalladı ilk anda... Kaşlarını "ne oluyor" dercesine çattı.
ERKEK : Versene ellerini...
Kız tedirgin uzattı ellerini... Böyle bir şey beklediği kesinlikle söylenemezdi. Bir süre bakıştılar. Kızın gözleri iyice açılmıştı heyecandan. Hareket ve koşuşturmanın cirit attığı kafede iki heykel gibi cansızdılar.
ERKEK : Şimdi... (Kafenin kapısını işaret ederek) Şu kapı açılsa ve içeri bizim sınıftan biri girse ellerini çeker misin?
KIZ : (Biraz düşündü) Çekmem...
ERKEK: Ben de çekmem...Peki herhangi biri girse ve bizi şu halde görse bizim hakkımızda ne düşünür? Ya da ona da gerek yok. Kafenin garsonları şu anda bizi görüyorlar. Sence bizim bu elele olan görüntümüz onlar için ne ifade ediyor?
KIZ : Anladım...
ERKEK : "Bunlar sevgili" diyorlardır değil mi?
KIZ : Büyük ihtimal...
ERKEK : Peki biz öyle miyiz? Sevgili miyiz?
KIZ : (gülümsedi) E büyük ihtimal...
ERKEK : Bence daha fazlası...Çünkü ben... Bu güne kadar bir insanı bu kadar özlediğimi, onun yanından ayrılırken bu kadar zorlandığımı hatırlamıyorum. Ve senin tabirinle "büyük ihtimal" bu sevgililikten daha fazla bir şey...
Kız bunları dinlerken gayri ihtiyari ellerini sım sıkı sıkmıştı erkeğin. Yine sustular... Ama bu sefer kız daha şiddetle sıkıyordu ellerini. Bu iyiye işaretin habercisiydi. Sonra kız hafifçe dolan gözlerle gülümseyerek erkeğe baktı ve erkeğin daha önce hiç duymadığı sımsıcak bir ses tonuyla
KIZ : Eee... Biz her şeyi baştan mı konuşacağız şimdi?
ERKEK : Büyük ihtimal...
Gergin hava yerini samimiyete bıraktı son söze gülünmesiyle...
(DEVAMI VAR)
A.S
10 Kasım 2010 Çarşamba
QUE VADİS? : NEREYE GİDİYORSUN?
Efsaneye göre...
Hz. İsa'nın çarmıha gerilmesinden uzun bir zaman sonra Roma'da, Neron'un zulmünden kaçan Hz.İsa'nın havarilerinden Petrus, kaçış esnasında Hz. İsa'yı bir ışık huzmesi halinde giderken görür.
Seslenir: Que Vadis? (Nereye gidiyorsun hazret?)
Hazret-i İsa cevap verir: Sen benim ümmetimi yalnız bırakıp kaçtığın için, ben tekrar çarmıha gerilmek üzere Roma'ya gidiyorum.
Yani, mücadele gücünü kaybetmeden, kaçmadan, adaletin yerini bulması için çırpınarak, gerekirse ölerek hizmet etmen lazımdı demek istiyor Hz.İsa, havarisi Petrus'a...
Neyse... Konu bu değil...
Asıl konu Polonyalı yazar Sienkiewicz'in bu isimdeki kitabı...
QUE VADİS
I.Yüzyıl Roması'nda yaşananları ve Hz. İsa'nın gerçek ümmetini, Neron'u ve onun Roma'yı yakışını, zulmü adaleti müthiş bir üslup ve sürükleyicilikle anlatan bir kitap.
200 küsür sayfa okudum, önümde daha 400 sayfa olmasına rağmen kitap bitecek diye üzülmeye başladım. Günümüz politik kurgu aksiyon yazarlarından kat kat daha fazla bir sürükleyicilik... Bunun yanında duygulara hitap eden edebi bir üslup, aynı zamanda derin karakter tahlilileri olan psikolojik pasajlar...
Ama şaşırdım...
Bu adam Rus yazarlarla (Tolstoy, Dostoyevski vs.) aynı dönemde yaşamasına rağmen kitap hiç onların yazdıklarına benzemiyor. "Tabi ki benzemez, aynı ülkenin, aynı edebi anlayışın insanları değil" diyebilirsiniz ama.
Ne biliyim...
Demek ki o zamanlarda bile böyle kitaplar varmış...
Yıllardır kaybolmamış eşşeği arıyormuşuz...
Üstatla bitirelim...
"Otuzüç sene saatim çalışmış ben durmuşum
Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum"
Hz. İsa'nın çarmıha gerilmesinden uzun bir zaman sonra Roma'da, Neron'un zulmünden kaçan Hz.İsa'nın havarilerinden Petrus, kaçış esnasında Hz. İsa'yı bir ışık huzmesi halinde giderken görür.
Seslenir: Que Vadis? (Nereye gidiyorsun hazret?)
Hazret-i İsa cevap verir: Sen benim ümmetimi yalnız bırakıp kaçtığın için, ben tekrar çarmıha gerilmek üzere Roma'ya gidiyorum.
Yani, mücadele gücünü kaybetmeden, kaçmadan, adaletin yerini bulması için çırpınarak, gerekirse ölerek hizmet etmen lazımdı demek istiyor Hz.İsa, havarisi Petrus'a...
Neyse... Konu bu değil...
Asıl konu Polonyalı yazar Sienkiewicz'in bu isimdeki kitabı...
QUE VADİS
I.Yüzyıl Roması'nda yaşananları ve Hz. İsa'nın gerçek ümmetini, Neron'u ve onun Roma'yı yakışını, zulmü adaleti müthiş bir üslup ve sürükleyicilikle anlatan bir kitap.
200 küsür sayfa okudum, önümde daha 400 sayfa olmasına rağmen kitap bitecek diye üzülmeye başladım. Günümüz politik kurgu aksiyon yazarlarından kat kat daha fazla bir sürükleyicilik... Bunun yanında duygulara hitap eden edebi bir üslup, aynı zamanda derin karakter tahlilileri olan psikolojik pasajlar...
Ama şaşırdım...
Bu adam Rus yazarlarla (Tolstoy, Dostoyevski vs.) aynı dönemde yaşamasına rağmen kitap hiç onların yazdıklarına benzemiyor. "Tabi ki benzemez, aynı ülkenin, aynı edebi anlayışın insanları değil" diyebilirsiniz ama.
Ne biliyim...
Demek ki o zamanlarda bile böyle kitaplar varmış...
Yıllardır kaybolmamış eşşeği arıyormuşuz...
Üstatla bitirelim...
"Otuzüç sene saatim çalışmış ben durmuşum
Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum"
İNSAN ZALİM VE CAHİLDİR
Ben demiyorum...
Hazret-i Allah Ahzap Suresinin son ayetlerinde buyuruyor...
"Biz bu emaneti dağlara,taşlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten kaçındılar. Onu ancak insan yüklendi. O ne zalim ve cahildir" (Ahzab suresi)
İnsan hakkaten cahil...
Kendimden biliyorum...
İnsan ve Hayat dergisiyle ilgili yazıda bahsettim "Dergiye yazmak isteyip de yazamamamdan"...
Editörle aramda geçen konuşmalar ister istemez beni "ideolojik göz ağrım" olan dergiden soğuttu demek ki. Bugün elime derginin Kasım sayısı geçtiğinde, dergiye şöyle uzaktan baktım ve yüzümü buruşturduğumu hissettim. Hunharca dışa vurulan bastırılmış duygularımın beni esir aldığının farkına varmazdan evvel göz gezdirdim dergiye ve tepkilerim aşağı yukarı şöyle oldu:
Tepki 1: Peh! Ne kadar basit...
Tepki 2: Hikayeye bak. Hıh! Hikaye demeye bin şahit lazım. Hiç bir edebi değeri yok.
Tepki 3: Ee! Bu mu dergi şimdi? Bu kadar basit ve zayıf bir dergi mi olur?
Tepki 4: Yok yok... Beceremiyorlar bu işi...
Ne kadar kötü bir şey değil mi?
Önceleri de aslında derginin çok doyurucu olmadığını biliyordum ama ideolojik dürtülerim yüzünden bunu hiç bir platformda dile getirememiştim. Ama derginin beni sallamaması bütün fikir havuzumu pisletti ve bu duygularım hasta ruhlu insanların psikolojisiyle dillenmeye başladı.
Yazdığım yazıların kabul edilmemesinin bilinçaltımda açtığı derin kraterin içine su doldu. Yani bir kaşık suda fırtına çıkarıyorum. Yazılarımı kabul etmeyen editöre "edebiyattan anlamayan", dergiye ise "dolgun ve doyurucu değil" yaftası yapıştırıveriyorum.
Zor...
Freud amcanın gözünü seveyim. İnsan hakkaten engellenmişlik duygusu yaşayınca savunma mekanizmasının dibine vuruyor. Aslında benim ki nesnel açıdan bir savunma mekanizması değil bir saldırma mekanizması. Kedinin ulaşamadığı ciğere murdar dediği günden beri bu işler hep böyle. Ama bütün suç kedinin ulaşamayacağı yüksekliğe ciğeri koyan arkadaşta değil mi?
Saldırıyorum, kaçın!
Hazret-i Allah Ahzap Suresinin son ayetlerinde buyuruyor...
"Biz bu emaneti dağlara,taşlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten kaçındılar. Onu ancak insan yüklendi. O ne zalim ve cahildir" (Ahzab suresi)
İnsan hakkaten cahil...
Kendimden biliyorum...
İnsan ve Hayat dergisiyle ilgili yazıda bahsettim "Dergiye yazmak isteyip de yazamamamdan"...
Editörle aramda geçen konuşmalar ister istemez beni "ideolojik göz ağrım" olan dergiden soğuttu demek ki. Bugün elime derginin Kasım sayısı geçtiğinde, dergiye şöyle uzaktan baktım ve yüzümü buruşturduğumu hissettim. Hunharca dışa vurulan bastırılmış duygularımın beni esir aldığının farkına varmazdan evvel göz gezdirdim dergiye ve tepkilerim aşağı yukarı şöyle oldu:
Tepki 1: Peh! Ne kadar basit...
Tepki 2: Hikayeye bak. Hıh! Hikaye demeye bin şahit lazım. Hiç bir edebi değeri yok.
Tepki 3: Ee! Bu mu dergi şimdi? Bu kadar basit ve zayıf bir dergi mi olur?
Tepki 4: Yok yok... Beceremiyorlar bu işi...
Ne kadar kötü bir şey değil mi?
Önceleri de aslında derginin çok doyurucu olmadığını biliyordum ama ideolojik dürtülerim yüzünden bunu hiç bir platformda dile getirememiştim. Ama derginin beni sallamaması bütün fikir havuzumu pisletti ve bu duygularım hasta ruhlu insanların psikolojisiyle dillenmeye başladı.
Yazdığım yazıların kabul edilmemesinin bilinçaltımda açtığı derin kraterin içine su doldu. Yani bir kaşık suda fırtına çıkarıyorum. Yazılarımı kabul etmeyen editöre "edebiyattan anlamayan", dergiye ise "dolgun ve doyurucu değil" yaftası yapıştırıveriyorum.
Zor...
Freud amcanın gözünü seveyim. İnsan hakkaten engellenmişlik duygusu yaşayınca savunma mekanizmasının dibine vuruyor. Aslında benim ki nesnel açıdan bir savunma mekanizması değil bir saldırma mekanizması. Kedinin ulaşamadığı ciğere murdar dediği günden beri bu işler hep böyle. Ama bütün suç kedinin ulaşamayacağı yüksekliğe ciğeri koyan arkadaşta değil mi?
Saldırıyorum, kaçın!
8 Kasım 2010 Pazartesi
BEDDUA
Çalıştığım yerde servis şoförlüğü yapan, yılların eskitemediği eski kamyonculardan Erol Abi diye biri var. Kullandığı enteresan kelimelerle, daha önce hiç duymadığım deyimlerle sözel zeka geliştirmek için yanında staj yapılası bir insan...
Geçen pazar, KPSS 'ye giderken yolda gördüm kendisini... Dedim, "Dayı bana dua et, sınava gidiyorum"
Erol abi dua etti:
"Ellerin dert görmesin yüzlerin nur,
Allah canığı almasın depin depin dur.
Anan buban rahat yatsın, sen gabir gabir gez."
Sınavda gözetmen tip tip bakıyordu zaten...
"Kendi kendine gülüyo, deli mi ne?"
:)
AHMET SAVAŞ
Geçen pazar, KPSS 'ye giderken yolda gördüm kendisini... Dedim, "Dayı bana dua et, sınava gidiyorum"
Erol abi dua etti:
"Ellerin dert görmesin yüzlerin nur,
Allah canığı almasın depin depin dur.
Anan buban rahat yatsın, sen gabir gabir gez."
Sınavda gözetmen tip tip bakıyordu zaten...
"Kendi kendine gülüyo, deli mi ne?"
:)
AHMET SAVAŞ
NEF'İ ADAMI NEFYEDER
Bir mukaddimeyle başlayalım...
Maliki mezhebine göre "köpek" temizdir. Hanefilere göre ise necistir. Yani, hanefi bir insanın elbisesine köpek salyası değse onunla namaz kılamaz. Ama maliki bir insan çok rahat kılabilir. Köpeğin de arapçasının "kelp" olduğunu söylemeye gerek yok zaten.
Şimdi...
Sultan IV.Murat zamanının devlet adamlarından "Tahir Paşa" isimli bir zat, dili gereğinden fazla uzun olup oraya buraya çarpmaktan heder olan şair Nefi'ye "kelp" yani köpek deme cürretinde bulunur. IV.Murat'a bile demediğini bırakmayan Nefi, kırık dökük bir paşaya laf atmadan duramaz. En sonunda şu dörtlüğü döker ortaya...
"Bana Tahir efendi "kelp" demiş
İltifatı bu sözde zahirdir
Maliki mezhebim benim zira
İtikadımca kelp tahirdir"
Tahir, arapçada temiz demek. Şair, hem mezhebinin şartlarını dile getirmiş, hem de kendisine "kelp" diyen Tahir Paşa'ya iade-i ziyaret yapmış. Yani komşudan aldığı tabağı boş göndermemiş...
Yine, dilini tutamadığı için idama götürülürken kendisini hicvetmek, dalga geçmek için "Rahmetli babama selam söyle" diyen devlet adamına "Efendim ben babanızın yanına değil, ananızın yanına gidiyorum" diyebilen bir adam Nefi...
Şu an yaşasaydı ne olurdu acaba?
Nasılsa idam cezası da yok....
:)
AHMET SAVAŞ
Maliki mezhebine göre "köpek" temizdir. Hanefilere göre ise necistir. Yani, hanefi bir insanın elbisesine köpek salyası değse onunla namaz kılamaz. Ama maliki bir insan çok rahat kılabilir. Köpeğin de arapçasının "kelp" olduğunu söylemeye gerek yok zaten.
Şimdi...
Sultan IV.Murat zamanının devlet adamlarından "Tahir Paşa" isimli bir zat, dili gereğinden fazla uzun olup oraya buraya çarpmaktan heder olan şair Nefi'ye "kelp" yani köpek deme cürretinde bulunur. IV.Murat'a bile demediğini bırakmayan Nefi, kırık dökük bir paşaya laf atmadan duramaz. En sonunda şu dörtlüğü döker ortaya...
"Bana Tahir efendi "kelp" demiş
İltifatı bu sözde zahirdir
Maliki mezhebim benim zira
İtikadımca kelp tahirdir"
Tahir, arapçada temiz demek. Şair, hem mezhebinin şartlarını dile getirmiş, hem de kendisine "kelp" diyen Tahir Paşa'ya iade-i ziyaret yapmış. Yani komşudan aldığı tabağı boş göndermemiş...
Yine, dilini tutamadığı için idama götürülürken kendisini hicvetmek, dalga geçmek için "Rahmetli babama selam söyle" diyen devlet adamına "Efendim ben babanızın yanına değil, ananızın yanına gidiyorum" diyebilen bir adam Nefi...
Şu an yaşasaydı ne olurdu acaba?
Nasılsa idam cezası da yok....
:)
AHMET SAVAŞ
30 Ekim 2010 Cumartesi
İNSAN ve HAYAT
Şimdi kimse bana burda ideoloji laga lugası yapmasın...
Hemen herkes bir ideoloji seçer ve edebi şahsiyetine ideolojisi doğrultusunda yön verir. Edebiyat tarihi bunun gibi sayısız örneklerle doludur. (Nazım Hikmet, Mehmet Akif, Necip Fazıl) Saplantı düzeyine varmış ideolojik bir taassup içinde yaşayıp da salt objektif eser veren edebiyatçı sayısını yüzdeye vurduğumuzda ağzımızı açık bırakacak bir sonuç elbette çıkmayacaktır. Söz gelimi "Kemalist" bir romancı, "Muhafazakar" çizgide bir roman yazmaz.
O yüzden...
Edebiyatımla ideolojimi yeri geldi mi karman çorman ederim...Ama yeri geldi mi de birbirine dahi yaklaştırmam...
Neyse...
Bu mugaddimenin akabinde hadiseye geri dönelim...
İnandığım ideoloji ile aynı çizgide ilerleyen ve "Kirlenen toplum hafızasını yenilemek" düsturuyla yola çıkan "İNSAN ve HAYAT" dergisine yazı gönderme talebinde bulundum. Piyasadaki hiçbir derginin göstermediği şaşırtıcı bir ilgi ile karşıladılar beni. Anında dönüt alınan mailler, telefonla birebir görüşmeler vs...
Mesleğim itibariyle önce benden "Okuma Dersleri" başlığı altında okuma kültürü ile alakalı yazılar ya da deneme yazmamı istediler. Hatta üslup ve tarz önerisinde bile bulundular(!) Romantik kelimeler, ilginç benzetmeler, hoş cümleler istediklerini söylediler. Açıkçası deneme kısmı daha çok işime geldi. Çünkü vakit alan bir tür değildir, oturursun bilgisayarın başına ve 2-3 saat içinde bir sayfalık bir yazıyı rahatça oluşturursun. "Okuma dersleri" ile alakalı da "Sosyal Psikolojinin Okumaya Etkisi: Eyvah! Çocuğum Okumuyor!" adlı bir çalışmanın argüman taramasına da başladım ama dediğim gibi işime gelen tabiki denemeydi. Ben de önce aşağıdaki yazıyı gönderdim...
Bu yazının akabinde herhangi bir dönüt gelmedi. Ağır geldiğini düşündüm önce. Nitekim yazı, tasavvuf kültürüyle alakalı temel meselelere değinen bir yazı ve dergini hitap ettiği hedef kitle itibariyle tanıdık bir meseleye el atıyor. Neticede bu yazıyla alakalı bir değerlendirme gelmedi. Ben de hedef kitle unsurunu göz önünde bulundurarak daha soft, daha yumuşak şeyler yazıp yolladım:
Bu yazıyı gönderdiğimin ertesi günü editörden dönüt geldi. Kendisi telefonla aradı ve şuna yakın şöyler söyledi.
Hemen herkes bir ideoloji seçer ve edebi şahsiyetine ideolojisi doğrultusunda yön verir. Edebiyat tarihi bunun gibi sayısız örneklerle doludur. (Nazım Hikmet, Mehmet Akif, Necip Fazıl) Saplantı düzeyine varmış ideolojik bir taassup içinde yaşayıp da salt objektif eser veren edebiyatçı sayısını yüzdeye vurduğumuzda ağzımızı açık bırakacak bir sonuç elbette çıkmayacaktır. Söz gelimi "Kemalist" bir romancı, "Muhafazakar" çizgide bir roman yazmaz.
O yüzden...
Edebiyatımla ideolojimi yeri geldi mi karman çorman ederim...Ama yeri geldi mi de birbirine dahi yaklaştırmam...
Neyse...
Bu mugaddimenin akabinde hadiseye geri dönelim...
İnandığım ideoloji ile aynı çizgide ilerleyen ve "Kirlenen toplum hafızasını yenilemek" düsturuyla yola çıkan "İNSAN ve HAYAT" dergisine yazı gönderme talebinde bulundum. Piyasadaki hiçbir derginin göstermediği şaşırtıcı bir ilgi ile karşıladılar beni. Anında dönüt alınan mailler, telefonla birebir görüşmeler vs...
Mesleğim itibariyle önce benden "Okuma Dersleri" başlığı altında okuma kültürü ile alakalı yazılar ya da deneme yazmamı istediler. Hatta üslup ve tarz önerisinde bile bulundular(!) Romantik kelimeler, ilginç benzetmeler, hoş cümleler istediklerini söylediler. Açıkçası deneme kısmı daha çok işime geldi. Çünkü vakit alan bir tür değildir, oturursun bilgisayarın başına ve 2-3 saat içinde bir sayfalık bir yazıyı rahatça oluşturursun. "Okuma dersleri" ile alakalı da "Sosyal Psikolojinin Okumaya Etkisi: Eyvah! Çocuğum Okumuyor!" adlı bir çalışmanın argüman taramasına da başladım ama dediğim gibi işime gelen tabiki denemeydi. Ben de önce aşağıdaki yazıyı gönderdim...
"İYİLİK - KÖTÜLÜK
Hayat dediğimiz kavram, başını cama dayayıp doğaya ait güzelliklere, çirkinliklere şahit olunan ve bu şahit olma esnasında ruhen de olsa serüvenden serüvene koşulan bir otobüs yolculuğuna benzer. Bu manalı yolculukta müşahede edilen iyilik ve kötülük kavramları aslında daimi çatışma halindedirler. Ezelden ebede kadar bünyesinde iyiyi ve kötüyü barındıran insan için iyiyi galip getirmek en büyük gayedir. Ruh ikliminin çorak arazisinde karıncayı ürkütmeyecek kadar sessiz ama dağları yerinden oynatacak kadar sarsıcı bir meydan muharebesi yaşanır bu gaye için. Ama bu meydanın gerçek sahibi olan insan bunun farkına varamaz.
Çünkü işin sırrı bu noktada hunharca düğümlenir.
“İdrak gemisinden” başka vasıtaların geçmediği yerlerde yaşanan bu mücadele kimi zaman bir deniz feneri misyonuna bürünerek “idrak gemisine” ışık tutar. Eğer gemi, aldığı bu ışıkla yönünü tayin ederek kurtuluş rotasına girerse savaşı “iyilik” kazanmış demektir. Ama gemi, kendisi için çakılan şefkat fenerine sırtını döner, rotasını mağlubiyet karanlığına çevirirse “kötülük” bünyeyi tahrip etmeye çoktan başlamıştır ve madden/manen bu kabul edilemez bir haldir. Çünkü, inişlerin varlığı olan insan için yükseliş tek çaredir. Bu yükseliş “iyilik” dalına tutunmaya her daim muhtaçtır. Fakat burada yükselişin mahiyeti de en az “iyilik” kadar önem arz eder.
Müdahili bulunduğu her çevreye kanma eğilimi gösteren insan, parlak ışıkların ve gözde mekânların büyülü dünyasına girdiğinde tesir altında kalır ve yükseldiğini zanneder. Tozlu raflar arasında yıllardan beri durduğu halde içinde kâinatın sırrını barındıran bir kitaptansa, içi boş ama kapağı özenle tasarlanmış bir kitabı tercih edecek kadar ileri gider. Ona göre yükselişin sırrı buradadır. Fakat madalyonun öbür yüzü, yüzleri ekşitecek acı gerçekleri haykırmaktadır. İnsan iniş ve çıkış arasında sıkışmıştır. Bu yüzden maddi çıkışların kendisini inişlere sürüklediğini, manevi çıkışların ise heybesine maddiyatı da aldığını düşünemez. Düşünse bile “kötülük” ordusuna esir olduğundan harekete geçmekte aciz kalır. İşte bu yüzdendir ki “yükselmek” madden ve manen farklılık arz eder ve insan bünyesinde yaşanan o çetin harbin kaderini “yükselmek” arzusu belirler. Yükselmeyi hedefleyenlerin “iyilik” ordusuna, görünmeyen ama varlığına iman edilen askerler yardım ediyor demektir.
En nihayetinde insan, hayata iyi ile kötü arasındaki mücadeleyi yönetmek ve kötülüğü yenerek iyilikler ülkesine gitmek için gelmiştir. Attığı her adımda yeni bir “yol ayrımı” bunalımı yaşamak ve bir tarafı seçmek zorunda olmak insanın kaderidir. Tarafsızlık dediğimiz unsur, aslen iki kavram arasında bir yerlerde gibi dursa da bu mücadelede taraf tutmamak kötünün yanında yer almak demektir.
Bu da insanın hayat gayesine aykırıdır… "
“ETRAF”
Gecenin görmediği gündüzleri deşerek, gideceği yere sadece beni götürecekmişçesine önüme yanaşan kırık yarık bir şehirlerarası otobüsün merdivenindeyim… Helak olmak üzere olan kavimlerini terk ederek, arkalarına bakması yasaklanan peygamberler gibi arkama bakmamaya yemin ettim… Her an yok olacakmışım korkusu değil de, otobüs yolcuğuyla hayatı bağdaştırma telaşı dizlerimi titretiyor… Tek amacım, “etrafa” bakmak… Sadece “etrafa”… Biletimde “gideceği yer” kısmını tırnağımla kazıyarak siliyorum son durakta bekleyenleri olan yolculara inat… Zaten bu hayatta beni bekleyen kimse yok… İndiğim duraklarda kimseye sarılmadım ben, otogarların egzoz kokulu peronlarından çıkmama kimse yardım etmedi bugüne kadar… Hem otogarlarla ilgilenmem pek fazla… Otobüsün lekeli camından süzdüğüm “etraf” benim yüreğim olur.
Çünkü hayat, daima yüreğe bakmayı gerektirir.
Otobüs bugün, her zamankinden daha soğuk…. Ya yolcuların öfke lekeli ciğerlerinden soğuk nefesler çıkıyor, ya da ben üşüme nöbeti geçiriyorum. İnsan, heyecandan üşürmüş… Belki ben de üşüyorum otobüsün hareket etmesinin heyecanıyla… Olsun, üşümek de güzel… En azından, geçilen soğuk semtlerde, bacasından duman tütmeyen evlere arkadaş olurum… Zaten benim işim bu… Yolculuğumu gördüğüm semtlerin meydanına, gördüğüm insanların fikriyatına dokunarak yapmak…
Mütevazı dükkânların üzerinde, balkonlarında çayların içildiği, asırlık muhabbetlerin kaynadığı, senelerdir dönen dünya ile birlikte dönmüş ve artık yorulmuş bünyelerin balkonda oturup, gün boyu bahçede oynayan çocukları seyrettiği halim-selim evleri geçer geçmez, korkan çocukların battaniyenin altına girmesi gibi yemyeşil bir örtünün içine saklanıyoruz. Atıştıran yağmur, açık yeşili koyu yeşile, koyu yeşili ise efkârlı bir siyaha dönüştürüyor. Asfalt gökyüzüyle aynı rengi almanın mağrurluğuyla üzerinde dönen tekerleklere düşman kesilir gibi aynı… Bütün bu hareketli manzaralar, kırmızı ışığın alev gibi parlamasıyla bir anda sükûnet buluyor. Önüne çıkan her şeyi ezip geçecekmiş gibi acımasızca akan trafik bir anda yorgun bir sessizlikle ölüyor. Otobüste ise aynı ritimden hiç bıkmayan motor sesinin yerini yolculardan yükselen ufak tefek ama düzensiz fısıltılar alıyor.
Şimdi yolcuları izliyorum…
Hepsinin gözünde ayrı heyecanlara vesile olan ayrı dertli bakışlar var. Hatta kimisi mutlu olmaktan bile dertliymiş gibi bakıyor yağmurun ıslattığı pencereden… Aynı noktaya gidip, aynı durakta inen insanların farklı hayatları tecrübe etmeleri ne kadar garip…. İnsan bunu düşünemiyor ne yazı ki..
Yolculuk, hayatın panoramasıdır aslında… Hayat süren insanoğlu, aynı otobüsteki yolcular gibi bir noktaya gitmiyor mu? Saatlerce aynı yolculuğu yapıp, son durakta birbirini tanımamış, hatta hiç görmemiş gibi davranan insan, hayatın son durağında da aynı şeyi yapmayacak mı?
Cevabı buluyorum…
Dünya, hayat yolunda son sürat ilerleyen bir otobüs aslında… Şimdi olduğu gibi hepimiz son durakta inmeyi düşlüyoruz… Korkularımız her zaman vardı, bundan sonra da olacak… Buna engel olmak mümkün değil… Çünkü her otobüs bir son durakta durmak zorunda… O yüzden yaşamak da yolculuk gibi “etrafa” bakınca, kıymetini bilince anlam kazanıyor…
Bu yazıyı gönderdiğimin ertesi günü editörden dönüt geldi. Kendisi telefonla aradı ve şuna yakın şöyler söyledi.
"Ahmet bey, yazınızı okuduk, inceledik. Çok harika benzetmeleriniz var. Çok hoş paragraflar oluşturmuşsunuz. (Hatta birkaç tanesini okudu). Ama biraz daha çalışmaya ihtiyacınız var. Mesela "helak olmak üzere olan kavimlerini terk ederek arkasına bakması yasaklanan peygamberler gibi arkama bakmamaya yemin ettim" cümlesiyle ilgili arkadaşlar, "3 manası var, ikisi doğru anlaşılsa biri yanlış anlaşılır" diye not almışlar. "Kırık yarık bir şehirlerarası otobüs" ifadesindeki "kırık yarık" kısmını tercih etmiyoruz. "Yolcuların öfke lekeli ciğerlerinden soğuk nefesler çıkıyor" ifadesindeki öfke lekeli kısmını tasvip etmiyoruz. Bunlar çok kirli ifadeler. Hikaye yazıyor musunuz? Bence hikaye de yazmalısınız. Zaten arkadaşlar bunu hikaye olarak nitelemişler. Bir de "kirlenen toplum hafızasını temizlemek" prensibimiz olduğu için yazılarda "fayda" unsurunu arıyoruz. Mesela arkadaşlar bu yazıyı "sıla-i rahim" kavramına bağlayabileceğinizi yazmışlar. O yüzden "fayda" bizim için çok önemli."
1-) Editörün "arkadaşlar" diye tabir ettiği adamlar kimler? Bu "arkadaşlar" neye göre edebi hakimlik yapıp kelimeleri, cümleleri infaz edebiliyorlar?
2-) Edebiyat'ta sürekli "sanat için mi, toplum için mi?" tartışması olmuş. Ben sanat için olduğunu düşünüyorum ve ona göre yazıyorum. Benim bu edebi özgürlüğümü neden "fayda" prangasıyla prangalıyorlar?
3-) Yazıyı herhangi bir yere bağlamamak eskiden beri gelen bir Sait Faik üslubu. İzlenim edebiyatçılığı gibi bir şey. Neden ben "bir otobüs yolculuğu izlenimleri" konulu bir yazıyı "sıla-i rahim(akraba ziyareti)" konusuna bağlıyayım ki? Böyle bir zorunluluk edebiyatta var mıdır? Yoksa neden dayatılıyor, varsa benim niye haberim yok?
Bu soruları telefonda nefes almadan konuşan editörü dinlerken sordum kendime. Evet kendime sordum. Ona sormadım. Çünkü yetiştiğim tasavvufi ahlak ve derginin yer aldığı ideolojik kulvar onu benim gözümde dokunulmaz kılmış ve bu soruları içime atmama vesile olmuştur.
"Tamam, ben biraz uğraşayım. Zor ama napalım. Dediğiniz gibi olsun" diyerek, benliğimi ayaklar altına alarak telefonu kapattım. Telefonu kapatmamdan tam bir hafta geçmesine rağmen ve bu geçen bir hafta içinde hergün uğraşmama rağmen yazıyı bir türlü "sıla-i rahim" konusuna bağlayamadım. Çünkü bir kere ben mevzuyu kabul etmiyorum. Doğruluğuna inanmıyorum. Her backspace tuşuna basarken "böyle şey mi olur" diye basıyorum. Binbir güçlükle geçen bir sancılı dönem sonunda saçma sapan bir şey oluşturup, zorlama olduğu kırk metreden anlaşılan bir yazı yazıp yolladım:
"Gecenin görmediği gündüzleri deşerek, gideceği yere sadece beni götürecekmişçesine önüme yanaşan bir şehirlerarası otobüsün merdivenindeyim. Attığım her basamak beni tedirgin bırakan bir çığlık koparıyor prangalar vurulmuş semtlerde… Her an yok olacakmışım korkusu değil de, otobüs yolcuğuyla hayatı bağdaştırma telaşı dizlerimi titretiyor… Bu yüzden arkama dahi bakmadan biniyorum otobüse… Nihayet noktasında küçücük bir umut huzmesinin billurlaştığı karanlık yolları andıran otobüsün sessiz koridoru gülümsüyor sanki… Bu gülümsemeye karşılık vermek zorundaymış hissiyle geriliyor yüzüm ve serin bir tebessümle oturuyorum koltuğa…
Önce yolcuları izliyorum…
Hepsinin gözünde ayrı heyecanlara vesile olan ayrı dertli bakışlar var. Hatta kimisi mutlu olmaktan bile dertliymiş gibi bakıyor yağmur lekeli pencereden… Yüreklerden gözlere ulaşan gökkuşağı renkli umutlar hep bir an önce gitmek istediği yeri sayıklatıyor pervasızca… Aynı noktaya gidip, aynı durakta inen insanların farklı hayatları tecrübe etmeleri ne kadar garip? Fakat yaşamanın kuralı da bu değil midir aslında?… Her yolculuk bitişinde halka halka kümeleşip farklı şeritlere geçer insanoğlu… Her halka yeni bir zincire takılır ve yaşam bu zincir üzerinde gider gelir…
Otobüs bugün, her zamankinden daha soğuk…. Ya yolcuların sakin ciğerlerinden soğuk nefesler çıkıyor, ya da ben üşüme nöbeti geçiriyorum. İnsan, heyecandan üşürmüş… Belki ben de üşüyorum otobüsün hareket etmesinin heyecanıyla… Olsun, üşümek de güzel… En azından, geçilen soğuk semtlerde, bacasından duman tütmeyen evlere arkadaş olurum… Zaten benim işim bu… Yolculuğumu gördüğüm semtlerin meydanına, gördüğüm insanların fikriyatına dokunarak yapmak…
Mütevazı dükkânların üzerinde, balkonlarında çayların içildiği, asırlık muhabbetlerin kaynadığı, senelerdir dönen dünya ile birlikte dönmüş ve artık yorulmuş bünyelerin balkonda oturup, gün boyu bahçede oynayan çocukları seyrettiği halim-selim evleri geçer geçmez, korkan çocukların battaniyenin altına girmesi gibi yemyeşil bir örtünün içine saklanıyoruz. Akreple yelkovan asfalta düşman kesilen tekerlerin hızıyla dönüyor ve zaman, şiddetli debisi olan bir nehir gibi akıyor şelaleleri kıskanırcasına. Dönülen her viraj, kat edilen her mesafe yolcuların gözündeki ışığı biraz daha artırıyor gecenin korkusuz karanlığına inat. Uyuşan zihinler tekrar tazeleniyor… En sonunda, girilen otogarla birlikte herkesin yüreği ferahlıyor aniden… Bütün bir yol boyunca kalabalığın içinde yalnızlaşan insanlar artık yalnızlığın içinde kalabalıklaşmaya başlıyor… Yayılmış demirleri çeken birer mıknatıs edasıyla her zincir kendi halkasını çekiyor ve yolculuğun hemen başında umut ekilen topraklardan hasretle sulanan vuslat ağaçları yeşeriyor.
Tekrar yolcuları izliyorum…
Kimi yorgun gözlerle, evinde sabır ateşiyle demlenmiş çayı düşünüyor; kimi yıllardır görmediği yakınlarına ne hediye götüreceğinin kararsızlığıyla otogarı adımlıyor, kimi de kendisini bekleyen neşeli kalabalıkların arasına katılarak gözden kayboluyor… Birleşen halkalar canlanıyor gözümde…
Yazının hemen altına da şu notları düştüm:
Yazıyı dediğiniz gibi "sıla-i rahim" temasına elimden geldiğince döndürmeye çalıştım. Çalıştım diyorum çünkü başarabildiğimi düşünmüyorum. "Bir yolculuk izlenimini, karamsarlıkla umut arasındaki duygularla anlatan bir yazıyı" , "tamamı umutla kaplı bir sıla-i rahim" potasına sokmak çok zorladı beni. "Fayda" konusunda da sorun yaşıyor olabilirim. Daha önce altında "fayda sağlayan temaların yattığı yazılar" yazmadım. Çünkü edebiyata bu gözle bakmadım bugüne kadar. Edebiyat benim için kelimeler ve cümlelerin okuyanlarda hoş bir tat bırakması ya da belli bir ahenkle insanları rahatlatması için özgürce kullandığım bir alandı. O yüzden yazıyı değiştirirken çok zorlandım. Alışkın olmadığım için, belli bir mesaj verme kaygısı cümlelerime yansıyor ve huzursuz oluyorum. Zaten bir yazıyı değiştirmek, yeni bir yazı yazmaktan çok daha zordur.
Bu bağlamda size bir kaç sorum olacak:
1-) Zaten tamamı "fayda" üzerine kurulmuş bir derginin edebiyat köşesinin de "fayda" temasına bürünmesi zorunlu mu?
2-) Tasarladığınız edebiyat köşesi salt "okuma zevki yaşatan ve insanda kelimelerin kullanımı neticesinde hoş duygular uyandıran yazıların bulunduğu bir köşe olsa acaba derginin prensiplerine aykırı mı davranılmış olunur?
3-) Dergide herhangi bir edebi tür limanına sığınmayan serbest yazılmış yazıların yer alması sıkıntı oluşturur mu?
4-) Ve yazılan her yazının bir yere bağlanması zorunlu mu?
Bu noktalarda beni aydınlatırsanız bundan sonraki yazılarımı daha rahat yazabilirim.
5 gün sonra yanıt geldi. Hem de telefonla... Editör şunları söyledi:
"Ahmet bey, bahsettiğiniz fayda konusunda ısrar ediyoruz. Çünkü prensibimiz, kirlenen toplum hafızasını temizlemek... O yüzden bir satır bile olsa "fayda" arıyoruz yazılarda. O değil de bizim şu an hitap şekilleriyle alakalı bir yazıya ihtiyacımız var. İşte "insanlara nasıl hitap edersek onlar bizi doğru anlar, şu insana şurda şunu dersek ne anlar" gibi sorulara cevap arayan bir yazı arıyoruz. İlgilenirseniz seviniriz."
"Tamam bakarız" dedim ve kapattım. Çünkü yazdığım yazıyla, çektiğim çileyle, verdiğim emekle ilgilenen kimse yoktu oralarda.
Fazla söze gerek yok. Mesele kısmen de olsa anlaşıldı.
Eğer Türkiye'de gerçekten dergicilik bu şekilde işliyorsa yazık oğlu yazık bu ülkeye...
AHMET SAVAŞ
"Gecenin görmediği gündüzleri deşerek, gideceği yere sadece beni götürecekmişçesine önüme yanaşan bir şehirlerarası otobüsün merdivenindeyim. Attığım her basamak beni tedirgin bırakan bir çığlık koparıyor prangalar vurulmuş semtlerde… Her an yok olacakmışım korkusu değil de, otobüs yolcuğuyla hayatı bağdaştırma telaşı dizlerimi titretiyor… Bu yüzden arkama dahi bakmadan biniyorum otobüse… Nihayet noktasında küçücük bir umut huzmesinin billurlaştığı karanlık yolları andıran otobüsün sessiz koridoru gülümsüyor sanki… Bu gülümsemeye karşılık vermek zorundaymış hissiyle geriliyor yüzüm ve serin bir tebessümle oturuyorum koltuğa…
Önce yolcuları izliyorum…
Hepsinin gözünde ayrı heyecanlara vesile olan ayrı dertli bakışlar var. Hatta kimisi mutlu olmaktan bile dertliymiş gibi bakıyor yağmur lekeli pencereden… Yüreklerden gözlere ulaşan gökkuşağı renkli umutlar hep bir an önce gitmek istediği yeri sayıklatıyor pervasızca… Aynı noktaya gidip, aynı durakta inen insanların farklı hayatları tecrübe etmeleri ne kadar garip? Fakat yaşamanın kuralı da bu değil midir aslında?… Her yolculuk bitişinde halka halka kümeleşip farklı şeritlere geçer insanoğlu… Her halka yeni bir zincire takılır ve yaşam bu zincir üzerinde gider gelir…
Otobüs bugün, her zamankinden daha soğuk…. Ya yolcuların sakin ciğerlerinden soğuk nefesler çıkıyor, ya da ben üşüme nöbeti geçiriyorum. İnsan, heyecandan üşürmüş… Belki ben de üşüyorum otobüsün hareket etmesinin heyecanıyla… Olsun, üşümek de güzel… En azından, geçilen soğuk semtlerde, bacasından duman tütmeyen evlere arkadaş olurum… Zaten benim işim bu… Yolculuğumu gördüğüm semtlerin meydanına, gördüğüm insanların fikriyatına dokunarak yapmak…
Mütevazı dükkânların üzerinde, balkonlarında çayların içildiği, asırlık muhabbetlerin kaynadığı, senelerdir dönen dünya ile birlikte dönmüş ve artık yorulmuş bünyelerin balkonda oturup, gün boyu bahçede oynayan çocukları seyrettiği halim-selim evleri geçer geçmez, korkan çocukların battaniyenin altına girmesi gibi yemyeşil bir örtünün içine saklanıyoruz. Akreple yelkovan asfalta düşman kesilen tekerlerin hızıyla dönüyor ve zaman, şiddetli debisi olan bir nehir gibi akıyor şelaleleri kıskanırcasına. Dönülen her viraj, kat edilen her mesafe yolcuların gözündeki ışığı biraz daha artırıyor gecenin korkusuz karanlığına inat. Uyuşan zihinler tekrar tazeleniyor… En sonunda, girilen otogarla birlikte herkesin yüreği ferahlıyor aniden… Bütün bir yol boyunca kalabalığın içinde yalnızlaşan insanlar artık yalnızlığın içinde kalabalıklaşmaya başlıyor… Yayılmış demirleri çeken birer mıknatıs edasıyla her zincir kendi halkasını çekiyor ve yolculuğun hemen başında umut ekilen topraklardan hasretle sulanan vuslat ağaçları yeşeriyor.
Tekrar yolcuları izliyorum…
Kimi yorgun gözlerle, evinde sabır ateşiyle demlenmiş çayı düşünüyor; kimi yıllardır görmediği yakınlarına ne hediye götüreceğinin kararsızlığıyla otogarı adımlıyor, kimi de kendisini bekleyen neşeli kalabalıkların arasına katılarak gözden kayboluyor… Birleşen halkalar canlanıyor gözümde…
İnsanlar halka halka zincirleşiyor ve hayatı anlamlandırmak için birbirlerine daha sıkı tutunuyorlar…"
Yazının hemen altına da şu notları düştüm:
Yazıyı dediğiniz gibi "sıla-i rahim" temasına elimden geldiğince döndürmeye çalıştım. Çalıştım diyorum çünkü başarabildiğimi düşünmüyorum. "Bir yolculuk izlenimini, karamsarlıkla umut arasındaki duygularla anlatan bir yazıyı" , "tamamı umutla kaplı bir sıla-i rahim" potasına sokmak çok zorladı beni. "Fayda" konusunda da sorun yaşıyor olabilirim. Daha önce altında "fayda sağlayan temaların yattığı yazılar" yazmadım. Çünkü edebiyata bu gözle bakmadım bugüne kadar. Edebiyat benim için kelimeler ve cümlelerin okuyanlarda hoş bir tat bırakması ya da belli bir ahenkle insanları rahatlatması için özgürce kullandığım bir alandı. O yüzden yazıyı değiştirirken çok zorlandım. Alışkın olmadığım için, belli bir mesaj verme kaygısı cümlelerime yansıyor ve huzursuz oluyorum. Zaten bir yazıyı değiştirmek, yeni bir yazı yazmaktan çok daha zordur.
Bu bağlamda size bir kaç sorum olacak:
1-) Zaten tamamı "fayda" üzerine kurulmuş bir derginin edebiyat köşesinin de "fayda" temasına bürünmesi zorunlu mu?
2-) Tasarladığınız edebiyat köşesi salt "okuma zevki yaşatan ve insanda kelimelerin kullanımı neticesinde hoş duygular uyandıran yazıların bulunduğu bir köşe olsa acaba derginin prensiplerine aykırı mı davranılmış olunur?
3-) Dergide herhangi bir edebi tür limanına sığınmayan serbest yazılmış yazıların yer alması sıkıntı oluşturur mu?
4-) Ve yazılan her yazının bir yere bağlanması zorunlu mu?
Bu noktalarda beni aydınlatırsanız bundan sonraki yazılarımı daha rahat yazabilirim.
"Ahmet bey, bahsettiğiniz fayda konusunda ısrar ediyoruz. Çünkü prensibimiz, kirlenen toplum hafızasını temizlemek... O yüzden bir satır bile olsa "fayda" arıyoruz yazılarda. O değil de bizim şu an hitap şekilleriyle alakalı bir yazıya ihtiyacımız var. İşte "insanlara nasıl hitap edersek onlar bizi doğru anlar, şu insana şurda şunu dersek ne anlar" gibi sorulara cevap arayan bir yazı arıyoruz. İlgilenirseniz seviniriz."
"Tamam bakarız" dedim ve kapattım. Çünkü yazdığım yazıyla, çektiğim çileyle, verdiğim emekle ilgilenen kimse yoktu oralarda.
Fazla söze gerek yok. Mesele kısmen de olsa anlaşıldı.
Eğer Türkiye'de gerçekten dergicilik bu şekilde işliyorsa yazık oğlu yazık bu ülkeye...
AHMET SAVAŞ
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)